yeni yıldan beklentiler

evet bu gün hiç bi şi anlam ifade etmiyö, re rö rö, diğer günlerden farklı falan, manyak mısınız? bütçe falan yapılıyo yeni sene için, lan geçen okulda çiğ yemek çıktı, son günler diye çok savsakladılar, demek ki yeni yıl önemli bi mevzu.
*ben bu seneden not bekliyorum, ortalamam 3.00 olsun istiyorum.
*4 kilo daha vermek istiyorum, 179 a 75 kilo bi insan olayım.
*sevkili istiyorum, valla bak, filmlerdeki gibi mi olcak nasıl olcak bilmiyorum ama artık birileri olsun şu hayatımda, sevgiye yer var şu kalpcaazımda.
*okuldan başım ağırmasın istiyorum.
*iyi bi insan olayım istiyorum, geçen sene daha uyuzdum, bu sene daha makul gibiyim gibime geliyor.
*çok da bişi istemiyorum aslında, bozcaada ya da gökçeada için yeterli para birikicek ama daha fazla biriksin istiyorum.
bu kadar :)

bu bi rastgele yazıdır, zaman kaybından ben sorumlu değilim.

gece 2 saat uyudum, yedek nöbet denen bi zımbırtı var, bi sürü insan hasta falan olmuş, tee listenin sonlarındaki bana gelmiş nöbet sırası, zati 2 de uyumuştum, 3 te kaldırdılar. nöbette otel falan baktım, yanımdaki çocuk acdc dinliyodu, vay dedim, senden beklemezdim. 5 te benden sonraki nöbetçi insanı, o da yedek, kaldırdım, yataa girdim, bafekadu bişiler sayıklıyodu, başka biir horluyodu, alt ranzadaki yine fındıklı vanilyalı arko kremini sürmüş, osuruk gibi kokuyodu, uyumam 6 yı buldu.
7 de tekrar kalktım, dede gibi yürüyen beyaz donlu bi çocuk gördüm odamda, evet onlar yeni oda arkadaşlarım, camı açmış, kapıyı açmış, bütün gece o pis kokan yerde yatmadı sanki, buz gibi odaya uyandırtıyo beni, çok sinirim bozuldu.
etüte geldim, dünyayı takip eden, her boku israilin yaptıından haberdar bi arkadaş cızırtılı çin malı telefonunun tvsindne haberleri izliyodu, uyuyamadım, sinirim bozuldu.
kamu yönetimi dersi vardı, asistanı geldi hocanın, behlül. oh dedim uyurum, herkesin komiklii tutmuş ne yazık ki, uyuyamadım, blok yaptı, erken gitti, 30 dk uyurum dedim, koca eşek, en az 23 yaşında biri hot pursuit açmış, wııın diye eşlik ederek oynuyodu, uyuyamadım, sinirim bozuldu.
ingilizce dersi şu an, ben muafım ya yıllardır, kütüphanedeyim, niye uyuyamadım bilmiyorum ama sinirim bozuldu.

yalan, başkası yalan

Arka dörtlüde sol cam kenarına oturdum, belki de beşli, hatta beşli lan orası. Yanımdaki İsorak’a “bunda ölsek ne güzel olur.” dedim, benim için garip bi istek değildi; her ankara-çanakkale yolculuğunda, başkalarının hayırlı yolculuk için dua ettiği el sallama törenlerinden sonra ben Ayetel Kürsimi okur, hayırlı ölüm dilerim Rabbimden, neyden sıkıldıysam bu kadar? Hayatın ölene kadar aynı geçeceğine, önce seni birilerinin büyüteceğine sonra senin görevi devralacağına, inandığımdan ve yaşadığım bu kadarki kısmının bu monoton zıkkımı tecrübe için yeterli olduğunu düşündüğümden belki de. Aslında ölmeyi istediğim falan yok, sadece öldüğümü düşündüğümde garip bi haz duyuyorum, duyulan hazlar da hep garip olur nedense. Hem ölümü istemek de günahmış ha, haberiniz olsun, günah değildir de sakat falandır. Sanırım gönülden isteyenin istediği şeyi Allah, muhtemelen isteyen kişi için hayırlı olmamasından ötürü, gerçekleştirmediğinde isteyenin kendi çabasıyla yapmaya çalışmasının kötü sonuçlara, ölüm isteğinde ise seri intiharlara falan sebep olacağından korkuluyo.
“Ama Candan Erçetin sağ tarafın ortalarında cam kenarında oturuyodu.” dedim, her neyse taklit olmak zorunda değildi zati. Müzikçalarım “Candan Erçetin – Yalan” çalmıyodu tabiki, dedim ya taklit olmak zorunda değil diye. “Petra – Close Your Eyes” çalıyodu, aslında epik bi şarkı, beni ilgilendiren, kendime pay çıkarmamı sağlayan kısmı “try to sleep/dont cry/just sleep/dont think/dont be sorry/dont feel sad” kısmının epiklikle bi alakası yok, var da devamını getirince oluyo. Neyse o kısmının verdiği emirleri tınlamadım, zati otoriteyi ve emirleri sevmem. Hem basit bi şarkı bana nasıl ne yapacağımı söyleyebilir ki? Basit dediğime bakmayın, çok güzel aslında, yoksa niye playlistimde bulunsun ki?
Daha sonra “Helena Segara – Ell Tu L’aimes” çaldı, “ ellerin kadınısın seni sevemem” gibi sade bi önerme üzerine kurulmuş bi şarkı o da. Söyleyen kadın operacı, operet, her neyse. Notre Dame de Paris’te Esmeralda’yı canlandırıyo, fistan ona çok yakışıyo. Sahi şarkıdan bahsediyodum; aşık olduğu adamın başka kadına aşık olmasına dert yanan bi kadının ağıtı gibi bi şey.
Bi kaç satanist esintili şarkı daha dinledim, kapanışı “Misirlou” ile yaptım, her zamanki gibi. İyiki ölmemişim, dinsiz giderdim alimallah, şarkılarda fuck falan diyolardı.

gadaş, kalk gidek

Çevremde “sen de gadaş ben de gadaş gel gidelim yavaş yavaş.” diye şarkı dinleyen bi azeri var, tabi birçok da yaralı ve duygusal anadolu yiğidi. Hal böyle olunca o şarkı da, sözleri sadece o sözlerden oluşuyor, bluetoothlardan yayılmış, patlak hoparlörden çevre kirliliği yapmak için can atıyo. Virüs olsa ancak bu kadar çabuk yayılır, hoş virüsten de farkı yok ya, dinleyende ufka dalmalar, etrafa manalı bakışlar atmalar gibi tuhaflıklar gösteren bi hastalığa sebep oluyo. Gören üç çocuğunu depremde kaybetmiş, kırkbeş yaşında adam sanır bunları, daha az önce itişip kakışıyodu pezevenkler.
Aklıma takılan konu hala kabilecilik anlayışının olması. Hani sanayi devriminden sonra çekirdek aileye geçilmişti? Sırf amelelik yapsın, diğer aile ataklarına karşı resistans sağlasın diye fırt fırt çocuk doğuran aileler artık yoktu? Var işte, tek ortak noktası gadaş olmak (gadaş belki kardeştir dedim, değilmiş, genç demekmiş), hem madem genç bu yavşaklar niye yavaş yavaş gitmek istiyorlar, yaşlanınca ne bok yicekler? Ha işte tek ortak noktası genç olmakmış bunların; nerden baksan iki milyar yüzotuzdört milyon yediyüzyirmiiki genç vardır şu yaşlı gezegenimizde, hepsi bi gadaş bulup yavaş yavaş gitse çökmeyen kapitalist düzen, bozulmayan komunist sistem kalmaz şerefsizim, ne saçma şarkıymış lan, şimdi iyice anladım.
Benim bu yayık ağzım iki lafı doğrultamıyo, haliyle kalemime de aksediyo bu özelliğim.
Niya aynılar toplansın ki? Kate Winslet “the reader”da onbeşlik delikanlıyla mutlu değil miydi? Farklılıklardan ne kadar korkuyoruz. Ortalıkta bi zenci var mesela, diğer onaltı milletten insan alttan alta dışlıyo onu, tamam çocuk da biraz cins ama, kara olanlar hala öteki aklımızda, en fazla hafif gayliğe meyilli olanların pipisini kesip hareme ağa yapmışız onları. Dünya barışı, misafirperver ulu millet falan tamamen hikaye, sokakta görsem kapıyı pencereyi kapatırım anasını satayım.
Özet geçecek olursam “ben de insanım, sen de insansın gel evime kahve içelim” diyenlere kanmayın.

işe giderken

Botlarımı da giydikten sonra evden çıkacaktım ki yine telsizimi unuttuğumu farkettim. Beş ay olmuştu işe başlayalı ama şu zımbırtıyı taşımaya hala alışamamıştım, sanki alışamadığım tek şey oydu da, neyse. Telsizimi alıp mont-gomerimin sol üst cebine iliştirdim, bu sefer hazırdım.
Merdivenlerden inerken işe giderken bile üniforma giymemin zorunlu olmasının ne kadar can sıkıcı olduğunu düşünüyordum. Maalesef Polis Akademisi’ndeyken sınıf komiserim olan Fatih Komiser şimdi de amirimdi. İstemediğin ot dibinde bitermiş ya, o misal. O vermişti herkesin polis merkezine resmi gelmesine sebep olan emri. Bu emir yarım saatlik mesafede bulunan iş yerime giderken; çoğu nefret bazıları imrenme dolu bakışlara maruz kalmama sebep oluyordu.
Yolda yürürken, dün gece “toplumsal olaylara polisin müdahale yetkisi” adlı tezim için yaptığım kimyasal silahları kullanmayla alakalı araştırmamı aklımdan geçiriyordum.
Emniyet güçleri önce ihtar yapmalıymış, sonra makul sabır göstermeliymiş, en sonda da sistematik bir şekilde, gelen direktifler doğrultusunda müdahale etmeliymiş. Müdahalenin aşamaları ise önce bedeni güç; itip-kakma oluyor, sonra maddi güç; joptan ata kadar polisin kullandığı her şey, en son da silah.
Biber gazları da “cayenne pepper” denen bi zıkkımdan yapılıyomuş. Her türlü lüzumsuz bilgiyi aklımda tutmakta üzerime kimseyi tanımam. Daha CS, CN ve OC var, biber gazı türleri ama onları da anlatıp kafanızı şişirmek istemem.
Tüm bunlar insanların bana neden nefretle baktığını açıklıyordu. Kimi zaman gerçekten gerekli olduğundan, kimi zaman ise bazı çıkar sahibi güçlü kişilerin siyasi arzularından dolayı insanlara zarar veren mesleğin üniformasını taşıyordum ne de olsa.

kara ormanda takılırkene

Bu zımbırtıyı çift yerde yayınlıyorum.



Son okumu da attığımdan beri ağaçların arasından üç farklı kişiye ait sesler duydum. Demek ki en az üç sipahi daha vardı. Kuşağımdaki hançeri meyve kesmekten başka bir işte kullanmışlığım olmadığından işim çok zordu. Hemen en yakındaki ölü sipahinin kılıcını aldım, kabzasında Karesi Beyi Eşref’in beslediklerinden olduğunu belli eden boğa boynuzu işlemesi vardı. Bu seferki kovalamacanın sebebi Gavur Mikis’ten kaçırdığım şaraplardı herhalde. Kırmızı üzüm şarapları neyse de, erik ve karadut şaraplarına değdi doğrusu, bu hak-hukuk haydutları beni yakalasa da umrumda olmazdı. Korkum her biri Eşref Bey’in seçkin atlarından olan sipahi atlarına zarar vermekti. Eşref Bey adına yakışır bir şekilde üç-beş sipahinin lafını yapacak adam değildi ama hele bir atlarına bir şey olmayagörsün, işte o zaman atlarla dörde ayrılma vakti gelmiştir.

Bir ok vızırtıyla yanımdan geçip yirmi adım ötede kuma saplandı. Meğer hengamedeki tek okçu ben değilmişim. Çok iyi bir haberdi bu, kılıçla işim hançerle olduğu kadar olmasa da zordu yine de, okçunun oklarını alabilirsem kalanların da canına okumam çoçuk oyuncağı olurdu. Hedefimin yerini kuma saplanan oktan anladım. Postu deldirmeyecek şekilde hızlıca ağaçlığa daldım. Siyah bir atın üstünde zırhlı birisi vardı, elindeyse arbalet. Şaşırdım, bu zamanda arbalet sadece yarışmalarda kullanılıyordu. Hem zırhı da vardı. Biga’ya ait tek şeyi atıydı, o da onun değildi zati.

Arbaletli olması işime geldi, normal bi yaydan daha yavaş atış yapacaktı demek ki. Hızlı olursam en fazla iki ok daha fırlattığında yanına varabilirdim. Ağaçları da siper olarak kullanırsam yaralanma ihtimalimi çok aza indirip sadağını almak için çok büyük şansa sahip olurdum.


Koşmaya başladım, bir vızırtı daha, yolu yarıladım, az kalsın ufak bi kütüğe takılıp düşüyordum, atlının yanına geldim, dikkatli olmalıydım, parçalarıma ayrılmak istemiyordum. Askeri ayağından çekip alaşağı ettim, miğferini çıkardım, karşımdaki uzun kızıl saçlarını kafasının arkasına toplamış, beyaz suratlı, yeşil gözlü Alexiou’mdu. Tahmin ettiğim gibi Mora’dandı ama onu tanıyabiliyo olacağımı aklımdan bile geçirmemiştim doğrusu.


“Bir daha içersen canına okurum, anamın evine giderim.” dediğinde bu kadarını yapacağını düşünmemiştim. O an tövbe ettim, çocuklarımız şimdi Enderunda inşaat mühendisliği okuyor.

konuktan gündemli yazı

Sanki gündemden düştü gibi olay, daha başka tatlı şeyler geldi kanalların eline, yumurta, bakan espirileri falan, bu yazıyı ben yazmadım, aşg yazsam koyar mısın dedi, yazmış, ben de koyuyorum işte;

Annem ateşli kadındır.  Ateşli dediysem yanlış anlamayın, itirazı var hatunun, ateşi çıkıyo bi haksızlık olduğu zaman.
Bu karanlık yerde epeydir bekliyordum zaten, sakallı bir amcanın açtığı yolu kendine yol edinmiş bizim kız; ordan oraya götürüyo beni, bağırıyo, çağırıyo, haksız da değil hani, dedim ya itirazı da var.
Bi gün yine beni gezmeye çıkardı. İstemiyodum o gün dışarsını ama tutturdu gidicez diye, karışma hakkım da yok ya, neyse. Gittik beraber. Tepki denen şeyi iliklerime kadar hissediyodum bu gezmede. Bi tekme de ben attım faşist dünyaya. Dünyam ne kadarsa o kadar tepkim vardı, dünyası televizyon olanların tepkisinin televizyondan, internet olanların internetten ibaret olduğu gibi, faşist dünyaya tekme atacak binlerce bebek bulmuştum :P J xd Anasına bak kızını al demişler zati, ultrasonda göstermedim pipimi, kız sanıyolar beni.
Bağırdık çağırdık derken bi kaç adam daldı aramıza. Hisli bir çocuğumdur, sezdim hemen bi ibnelik olacağını. Orantıyı sizin dünyanıza gelmeden de biliyodum, iki dünya arasında bu kadar mı değişir kavramlar? Bendeki orantı deli kızın yediklerinden bana gelen besinlerin miktarından ibaretti, bi de kolumun bacaamın düzgün büyümesinden.
Dünyanıza ayak basmadan ölmüş bi çocuğum ben. İstemiyodum zaten gelmek, aranıza karışmak, size benzemek. Düştü dediler de ben orantılı adamım, düşmem öyle kolay kolay. Bildiğin öldüm ben, saygıdeğer katilime selamlar olsun, beni bu rezil dünyanıza almadığı için.
Burada rahatım ben, 32 yaşındayım, huriler falan var, takılıyoz öyle.
Sevgilerle.

boys dont cry

Verandada pipomla birlikte orta şekerli kahvemi içerken sanayideki dev tırları izliyordum ve dün gece karaokede neler olduğunu hatırlamaya çalışıyordum, en son bi old milwaukee daha istemiştim Haydar’ dan, her zamankinden ha diye sırıtmıştı.
Gece başlı başına hataydı; tüm gün ofiste iki blok ötedeki matbaaya yetişçek olan sünnet davetiyelerini hazırlamakla uğraşmıştım, bu da beni feci halde yormuştu ama Dilşah ile Banu’ nun davetini reddedememiştim, nasıl reddedebilirdim ki? Boncuk mavisi gözleri olan Dilşah hadi ölüyoz dese ateş kızılı saçlarına tutunur giderdim.
Mekanı daha önceden biliyordum, üzerinde route 66 yazan arabalar, Yıldırımbosna Spor  formaları ve kramponlarla süslenmiş, loş ışıklı, ortadaki amerikan masalarında 3 senedir yıkanmayan, uzun saçlı, top sakallı, şişman bodur adamların bilardo oynadığı,  mahalleden Haydar’ ın tek barmeni olduğu loş bi yer.
Sıra bana gelince Boys Don’t Cry  çalmaya başladı, en sevdiğim The Cure şarkısı, monitöre bakmama gerek yoktu söylemek için, Dilşah’ ın gözlerine baktım, şarkının “i try to laugh about it/ cover it up with lies/ i try to laugh about it/ hiding the tears in my eyes/ cause boy don’t cry” kısmında kendimden geçiyordum, bi de ağlamayı başarabilirsem bu iş tamamdı, tabi olmadı, sahneden indim, herkes beni alkışlıyordu, ancak grand kanyonda 10000 kelebek yakalasam bu kadar bir şeyler başarabilmiş hissederdim kendimi, bir milwaukee daha, dickel diye içki mi olur lan!


Boys Don’t Cry ı izleyin bence, olur o.

arkadaş hatırı için bi gece

melih babasının corollasını almış, beni çeşmenin önünden almaya geldiklerinde içeride zaten 4 sap vardı, ben 5. oluyodum, rüya grubu toplanmış oluyodu aynı zamanda, "kara efes şişeli bi gece olucak." dedim içimden. bi 200 m gittik, büfenin önünde durduk, ben içmiycem dedim, melih mert ve henüz adını bilmediğim kilolu çocuk da içmiceklerini söylediler, bi tek isko 2 bira aldı. biz de cips kola falan aldık. 1 kmlik sahil kısmında oturulcak her yer doluydu, bayram olunca içmek gerekiyo tabi asdfsgh. biraz içeri doğru girdik, bi tepenin yamacında durdurduk arabayı. "içerde sigara içmek yok beyler." dedi melih, engin abi kızıyodu galiba arabanın kokmasına, dışarı çıktık, uzun zamandır sigara içmiyodum, başım güzel döndü. melihle isko geminin motorundan, parçalarından falan bahsettiler, melih stajında yağcının bile onu ezdiğini söyledi, muhabbet arada benim kolluk oluşuma geldi, üşüdük, arabaya bindik. burcu güneş çalıyodu radyoda, sonra sibelcanın bi şarkısı çaldı, şarkı sonuna doğru boru sesli vj daldı şarkıya.


yağmur yağmaya başladı deniz kenarında bi yere çektiğimizde, hepsi camları kapadı, yağmur, toprak ve deniz kokusunu aynı anda solumak için can atan kaç insan olduğunu bilmiyolardı galiba.


 şu an adını hatırlayamadığım, ilk başta da adını bilmediğim çocuk ekran koruyucumun darth vader olduunu gördü ve "o dert veder mı?" dedi, evet dedim, "atsana bana" dedi, attım. "sende film var mı?" dedi, var dedim, "harddiskte mi bilgisayarda mı?" dedi, 2sinde de var dedim, "tüh keşke çanakkalede otursaydın?" dedi, sustum. 5 dk sonra dizi izliyo musun dedi, sanırım karşımdaki cnbcden kültürlü sertifikası almışlardan biriydi, dert veder diyişinden anlamalıydım ya da en başta merte ekvatora yakın bi yerden mi göçmesiniz, yüzün hala sivilcesiz demesinden, onun genlerle değil çevreyle alakalı olduğunu anlatamadım çocuğa, ölü taklidi yaptım sonra. "liseli piç!" diye bağırdım bi de.


batak oynadık, meyve yedim, bu kadar.

ingilizce night club diyalogları

bu kadar işlevsel bi blogum var işte, her konuda insanların yardımına koşan hayırsever gibiyim, a ha neler yazıp gelmişler bi görün.



tee eskiden kalma, bi de dün garaj

ankaraya giderken tee eylül 26ydı, uyandım eskişehirden hemen sonra, a han da karanlık yerin ilk güneşiydi bu da;



uzun yazı falan yazcaktım da şimdi o zaman aklımdakileri unuttum, fotografları da boşuna çekmiş olmayem dedim.


bu enik encikler de burdan, alttaki bigada garajda oynadıım, otbüs gelene kadar eğlence oldu iyi.
sabah oyunları pek güzel olur hayvanların.







gizemli falan

babam "kalk hadi" diye uyandırdı, penceresi havalandırma boşluğuna bakan odam saat 7 olmasına rağmen karanlıktı, yatağımı ellemeden içeriye geçtim, nasılsa akşama yine yatıcaktım, annem yatak odasında babamın krem pantalonunu ütülüyordu. "gel kahvaltı yapalım da çıkıcaz." diye bağırdı babam, mutfakta bişeyler yemeyi hiç sevmiyordum, bence kahvaltılar yerde ve ninja kaplumbağalar izlenerek yapılmalıydı. kahvaltı bitti, beyaz broadwayimize bindik, çok iyi bi araba sayılmazdı ama bizimkiler evlendikten sonra altınları, bilezikleri, düğünde ne takıldıysa hepsini satıp almışlardı, ondan çok kıymetliydi.


okula geldiğimde cırtlak ses "küçüklerimi korumak" diye bağırıyodu, ne koruycaktım, 5. sınıf olmuşum koskocaman, bizi dövüyolardı hep, ben de dövücektim en doğal hakkım olarak. 3 ay sonra ceket giycektim hem ben, dayı gibi.


türkçede zamirleri işledik, zarfları da sevmemiştim, zamirler üstüne tuz biber oldu, sıfatlardan bahsetmiyorum bile bak, ben zati kullanıyodum bu zımbırtıları, sadece isimlerini öğretiyolardı bana, ama yıllardır sarı inek sarı inek, şu kız da çok güzel. şimdilerde beethovenın bi senfonisi olduğunu öğrendiğim melodili okul zili çaldı, koşa koşa bahçeye çıktık, izmitte artık kullanılmayan prefabrik konuttan bozma kantinden sprite ve patates ekmeğimi aldım, en favori 2limdi, hemen götürdüm onları, babamın acele ettirmesinden bi şey yiyememiştim doğru düzgün. karnımın doymasıyla birlikte duyularım ve beynim daha keskin çalışır oldu, uzaktaki kola kutusunu gördüm ve açıyı da hesaplayıp haminin frikiklerine benzeyen bi şut çekmek için koşmaya başladım, ve 90 a doğru giderken müdüre çarpan top golümü engelledi. "hangi eşşoolueşşek attı onu lan?!" diye bağırdı müdür, ben dedim, yanına çağırdı, paçası kola olmuştu, sağ tarafıma çok sert bi şekilde vurdu, sanırım artık sağırdım ve sanırım solaktı bizim müdür, bi de soluma vurup yolladı beni.


matematikte üslü sayıları işledik, bi bok anlamadım, 2 ders boyunca ön çaprazdaki ferhana baktım, galiba aşıktım. çıkışta babam beni almaya geldiğinde çok sinirliydi, lastiği indirmiş birileri, benzincide şişirdik, annem öğle yemeğine boşnak böreği bi de mikser ayranı yapmış, patates sprite ile yarışamasa da güzel bi 2liydi bu da, atv de salih memecanın bizimcitysi vardı, enflasyonu canavar gibi çizmişti, hala öyle çiziyo, enflasyonu o adam yüzünden uzun bi süre canavar sandım, babama üslü sayıları anlamadım bugün dedim, bana ne dedi, eve hiç iş getirmezdi, lastiği indirenin ben olduğunu da hiç bi zaman öğrenemedi.

bi bakın beyaa

son 2 yazımda hikayemsi bişiler yazdım, umut sarıkayadan pek etkilendim, ona benzer gibi oluyo fakat beYenmiyosunuz sanırım, düşünceler önemli, çok önemli, fısıldayın arada.

bunu da dinleyin benJe, çok dinliyorum bu aralar.

http://fizy.com/#s/1lt9fc

balık


sevdiceğim balığa gidelim diye tutturdu. neymiş? hava çok güzelmiş, karagöz mevsimi gelmiş, deniz kıçımızın dibindeymiş,

başkaları balık tutmak için nelere katlanıyomuş, ben ise onunla daha hiç balığa gitmemişim. haklıydı, güzel olurdu beraber balığa gitsek, tık tık vursa derya kuzuları, "a ha bu sefer geldi!" dediğinde birimiz, raks eden misinayı beraber çeksek, tuttuğumuz balıkları az sonra can vereceği deniz suyu dolu kovamıza koysak, akşam yemeğini de (gece bile olabilir, kim bilir kaçta dönerdik eve) ızgara balık, soğan belki bi kaç duble rakıyla yapsak. balık tutmaktan kaçmamın sebebi yemlik kurtlarla uğraşmaktan kaçmak değildi tabiki de ya da iskelede içenlerden çekinmem.

çok eskiye dayanıyo balık tutmakla aramın bozulması; daha kısa donlu bi veletken tüm yaz tatilimi iskelede geçirmiştim, her akşam eve leş gibi balık kokarak, şansım yaver giderse de 1-2 kilo çirozla bi kaç zargandan oluşan ganimetimle giderdi, kefal yakalamışlığım bile vardı. bi gün "babaaa babaaa beraber gidelim balığa" dedim, denizciydi ya belki bana işin püf noktalarını öğretirdi, hep kefal tutardım. gittik iskeleye, ben havalara uçuyorum, sabahtan akşama kadar bi başıma durduum yere babamla gitmiştim, görsündü ordaki büyükler benim de büyük hatta onlardan büyük babam vardı. her zamanki gibi en uzağa atmaya çalışıyodum oltamı, sanki iskelenin altında balık yokmuş gibi, babam "boşuna uğraşma öyle, burda da var aynı balıklar" dedi, aman Allahım ne kadar ustasıydı işin, kurşun misinayı dibime kadar getirdikten sonra tam bi profesyonel gibi dibimize saldım yemi yenileyip, hemen yokladı bişiler, daha sonra balık vurduğundan emin oldum, hızlı hızlı çektim yukarı doğru, kaç tane balık vardı acaba? 2 tane istavrit gördüm misinanın sonu yüzeye doğru gelirken, çok heyecanlanmıştım, işi erbabından öğrenmek böyle bişeydi herhalde. hemen çektim balıkları yukarı, hala iğneden balık çıkartırken telaşlanıyodum, deyusun oğulları uslu durmuyolardı ki, kıpır kıpır, ıslak olmalarından ötürü de kayganlar zati. o arada misinayı karıştırdım, üç günde bir yeni misina alan ben için gayet sıradan bi olaydı bu fakat babam bana çok bağırdı, şimdi ne dediğini bile hatırlamıyorum ama o zaman yerin dibine girmiştim, düşsem denize boğulsam da o kadar insan, arkadaşlarım bana bağırıldığını görmeseydi. son balık tuttuğum gün böyleydi, 20 sene geçti üstünden, son yakaladığım balıkları da ben değil anneannemin kedisi pındık yemişti.

"benim de canım balık istiyo, karagözler de tam ızgaralıktır." dedim, kardeşimin yanımıza geldiği zaman kullandığı oltalarını ve nevaleleri bagaja atıp iskeleye gittik, hiç de uslu durmuyodu deyusun oğulları...



kapitalizme darbe

tinercilerin yedikten sonra buna bi tiner çekilir diceği seviyede hoş şeyler yemiştim, kahve istiyodu canım,
okuldaki kantinler kapanmıştı, tek çarem melun yahudi markası nescafenin makinasıydı (öyle dediğime bakmayın,
nescafeden başka kahve içmem kolay kolay). makinaya nazlı yara yaklaşır gibi yaklaştım, yüzgörümlük olarak 1 lirayı
yuvarladım, çıkırtt etmesi gereken yerde kuru bi tıkla karşılık verdi bana, son bozuk paramı yutmuştu yavşak,
o andan sonra bi sevgiliden çok red kitteki, das kapitalın mangasındaki kapitalizmi sembolize eden şişko adam gibi
gelmeye başlamıştı bana. (şişko adamı bulamadım, yukardaki de pek çıkarcı ama)

birden karanfildeki komunistler gibi hissettim, kapitalizmden öcümü almalıydım ama nasıl? hem bu bana ilk yamuğu da değildi,
daha önce de muayyen günümdeyim, su bitti gibi mazeretlerle karşıma çıkmıştı, ilişkimizi gözden geçirmeliydim,
derin düşüncelere daldım, çok sinirlenmiştim, bi yumruk savurdum onca anıyı paylaştığım yara, o al yanaklı dilbere ama ilk
başta işkillenmeliydim, yanındaki pis pis sırıtan şemsiyeli adamdan, dıt dıt yaptı ve elleriyle kafasını korudu, bi daha
vurdum, mike tyson karşımda olsa devrilirdi, sanırım öldürdüm onu, kapandı, sabah gördüm, ambulans çok gecikmişti, içini
açtılar, otopsi herhalde, şimdi boku yedim dedim, kırmızı elbiseli adam bi kaç yeri sıktı ingiliz anahtarıyla ve gözlerini dünyaya açtı tekrar.
sevinsem mi üzülsem mi bilemedim, 1 lira daha yuvarladım...

bunu kaçınız biliyodunuz?

haber sunucu, anchorwoman falan defne samyelinin şarkısı varmış,
burdan dinleyebilirsiniz:
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/24127/defne-samyeli---hadi-beni-sev

burdan da izleyebilirsiniz:

http://www.izlesene.com/video/unluler-defne-samyelinin-sok-klip-goruntuleri/1455318

çok komik yHa falansss yaaaa. asdfgdfhazg

İnternet’e Bağlansalar Ne Yaparlardı?

alıntı bi yazı bu aslı burda; http://www.afilifilintalar.com/internete-baglansalar-ne-yaparlardi yeni yazı da eklicem de not defterinde duruyo hep yazdıklarım, biliyorum beni sabırsızlıkla bekleyen milyonlarca takipçim var asdfnng.
Dostoyevski
Facebook’ta beğendiği kızların resimlerinin altına uzun yorumlar girerdi. Tartışma gruplarına kimsenin sonuna kadar okumadığı coşkulu ve bazen sinirli mesajlar gönderirdi. Enerjisini hala boşaltamazsa “mirc”te sabahlardı.
Nietzsche
Muhtemelen porno sitelerinin bağımlısı olurdu. Ama her gece işi bittikten sonra bir daha girmeyeceğine söz verip bütün dosyaları ve tarayıcı cache’lerini silerdi. Yine de dikkatsizlik edip müzmin bekar evini ziyaret eden dostlarının hüzünlü bir merhametle farkına varacağı sanal ve somut izler bırakmış olurdu.
Oğuz Atay
8-10 ayrı blog oluşturup her birine farklı kimliklerle 10 yazar gücünde içerik girerdi. Okunmadığını sezdiğinde muhtemelen kendi yazılarına yorumlar yapar, forumlarda ve gruplarda bunlara link verirdi.
Tolstoy
Youtube ya da Vimeo’da kendi filmlerini paylaşmaya çalışırdı. Dosya boyutuyla ilgili limitlere takılacağı için sinirden saçını başını yolardı.
Goethe
Dünya’nın en çok okunan blog yazarlarından biri olmanın tadını çıkarırdı. Yeni yazılarını büyük bir törensellikle, okurlarına tenezzül edermiş gibi sunar, gelen övücü yorumlara böbürlenerek göz atardı.
Franz Schubert
Goethe’nin blog’una muhtemelen onun yazdıklarından çok daha ilgi çekici ama kalabalıkta kaybol an yorumlar girerdi. Müzik dinlerken başka bir şeyle uğraşmayacağı için Grooveshark ya da Last.fm ile yetinirdi.
William Faulkner
SecondLife’da kendi kasabasını kurar ve kimseyi içeri almazdı.
Cemil Meriç
Project Gutenberg’de yer alan tüm kitapları indirdikten sonra hepsini okuyana kadar bir daha İnternet’e girmezdi.
Flaubert
Harici diskler ve CD’lerden oluşan dev bir film ve müzik arşivine sahip olurdu. Bütün dosya paylaşım alemini dolaşır, bilgisayarını her gece yeni “download”lar için açık bırakırdı.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Yazılarını dergiye göndermek için arasıra İnternet’e girer, unuttuğu e-posta şifresini sık sık Mehmet Kaplan’a sorardı.
Özdemir Asaf
Türkiye’de Twitter’ı ilk kullanan insan olurdu.
Mevlana
En çok ziyaret edilen içerik sitelerinin birinin yöneticisi ya da sahibi olurdu. Belki Wikipedia gibi bir projeye öncülük ederdi. Katkıda bulunmak isteyen herkesle sabırla yazışırdı.
II. Abdülhamit
Youtube’u yasaklar ama jöntürklerin yüklediği video’ları izleyebilmek için kendi bilgisayarının DNS’leriyle oynardı. Ayrıca Facebook’ta “Profiline kim bakmış?” türü uygulamaların hayranı olurdu.
Tevfik Fikret
Başarısız bir e-dergi girişiminden sonra bir içerik portalinde web editörü olarak işe girerdi. İnsanların birbirine forward ettiği çarpıcı veya duygusal e-posta mesajlarının anonim yazarı olurdu.
Heidegger
UNIX tabanlı, komut ekranında çalışan ve sadece metin destekleyen bir tarayıcı kullanırdı. Dolayısıyla “mouse” denen merete hiç ihtiyacı kalmazdı. Modası geçmiş e-posta grupları dışında görünmezdi.
Kierkegaard
ICQ’dan yaş aralığı seçerek bulduğu kadınlara mesajlar atar, yanıt verenlere kendisini olmadığı biri gibi tanıtarak tepkilerini ölçerdi. Bu yöntemle etkili bir çapkınlık teorisi geliştirmesi de cabası…
Shakespeare
Windows Live, ICQ gibi anlık mesaj gönderme programlarını etkileyen bir virüs yazardı.
Cervantes
“Phishing” mesajlarıyla şifrelerini aldığı insanlardan büyük meblağlarda para çarptıktan sonra bir Akdeniz kasabasında yakayı eleverirdi. Kapatıldığı hapishanede başarısız bir bilgisayar programcısı olarak başladığı kariyerinin öyküsünü kullanarak bir “bestseller” yaratır ve geçmişte çarptıklarından daha çoğunu kazanmayı başarırdı.

Komunist İmam

Bu kitapta islamcı sosyalist bi umur var, ağalarla uğraşıyo, milleti ayık yapem diyo.
Yazar hasan kıyafet bölüm kavramından uzakmış, bi paragraf başı yapıp yıllar sonrasına falan gidiyo. Kitap güzel yine de, okunabilir.

bu bir internet cafer yazısıdır

geçen sene de vardı böyle bi yazım, askerler falan var etrafta, keliz hepimiz.
ben ankaraya geldim ya zati, soğuk be bura, öğlenleri de ısınıyo, 1 haftada bi bok yapmadım iyi koştum ama (o sahayı 8 kere dönüyom, boru muuuu?). yeni hocaları falan gördüm, ceza hukuku mu ne ondan çakarsam sorumlusu ben değilim.
her geçen gün insanlar küçükleşiyo olabilir, 1. sınıflar bildiiniz velet. bi de içlerinde ortaokuldan sınıf arkadaşım çıktı, daha konuşmadım ama o zaman da konuşmazdık zati.





uyku düzenini benimn kadar hızlı değiştirip buna adapte olabilen var mıdır bilmem, 1 gün önce uyuduum saatte uyanmam falan gerekiyodu ve bunu başardım asddgbxz



ben insan profilleri şeysi yazıcam hatta yazıyom ama okulda kaldı kağıtlar, bilmiyorum ki buraya koysam mı?, koysam ilgi görür mü?

kardeşimin mp3 çalar şeysi sonystage programı olmadan müzik atmıyo, cd evde kaldı (almak aklıma bile gelmedi, o kadar çok kaldı yani), kurbana kadar aynı şeyleri dinlicem galiba.

internet kafeler zihin kapatıyo, hafta içinde yazcak negzel şeyler bulmuştum ben, galiba bilgisayarımı yanıma almalıydım.

a ha da bunları dinliyom, kayıtlı olmayıp da dinlediğim tek şey sakin.

http://kepazeyim.fizy.com/p/sakin

bi de çavdar tarlasında çocukları tekrar okudum, dün de dostta 60 yıl sonra diye bi kitap gördüm, bizim holden 76 yaşında, yazarı salinger değil diye 19 liraya kıyamadım, okuyan varsa değer mi bi söylesin.

A ha.

Ankaradayım, okul falan. Takıntılı derslerimin hocaları çok güzel, diğerleri zor, yapçak bişi yok.
Painkiller ve reckless dinleyip duruyorum.
Laptopumu evde bıraktım, mobil pek zor, okuyom ama yazılanları.
Jedi olasım var.

grindhouse

quantin tarantino ve robert rodriguez ikilisinin ortak yapımı, 2 film şeklinde yapmışlar:

planet terror:


2lemenin robert rodriguez ayağı, şu resimde az sonra üzerinde silah patlıycak olan kişi quantin tarantino.
hikaye klasik; zombiler bi şekilde dünyayı istila eder, panzehir vardır, çevrilmemiş az kişi panzehire ulaşmaya çalışır. filmde 2 tane bomba abla var, birisi bu tabanca bacaklı olan diğeri ise doktor. bruce willis zombi ordusunun önderi.

two against the world.

death proof:



figüran, ünlü kızlar (1 adet zenci güzeli, 1 adet cheer ladyli güzel asdfg), ayak, araba, müzik ve tabiki dans, tadaaam quantin tarantino filmi bu. 2 partlı, eski filmlere göndermeler var.

filmler için yazıcaklarım bu kadar, farklı olmak için uğraşmışlar, izlemeye değer filmler.

anılar








taşınıyoruz, kitaplık, bilgisayar ve aksanların atılıcak olanlarını falan ayarlamak bana kaldı, 2 velet okulda, onların eşyalarını da ben o yaşta bunu kullanmıyodum falan deyip attım, bilmiyorum artık işe yarar mı yaramaz mı diye. kendi dosyamı buldum, taaa liseye başladıım ilk seneki notlar falan var arasında, doğum günümde çıkan günlük bülteni de koymuşum, akşam yemeğinde bezelye, makarna ve yoğurt varmış. hiç bi şi ifade etmedi onlar bana, günlükten başka da bi çok şey vardı; tasarımını yaptığım dergi, bi tane konferans davetiyesi (isorakla yapmıştık, koza davetiye şablonunu çalmıştık.), o zamanlar hoşuma giden karikatürler, üzerinde polis şeysinin yıldızı olan kağıt, ince şeritlere bölünmüş yıldız, ilkeler falan yazıyo, ilk tuttuum nöbetin yoklaması bile vardı, çok güzel yandılar.


o zamanlar farkında değildim ne bok bi hayat yaşadığımın, sonradan anlıyosun, başkalarını görünce, kendini onlarla karşılaştırınca, ne güzel yaşıyoz yhaaa modundaydım sanırım, şu an nasıl düşündüğümü de tam hatırlamıyorum, çok uzak geliyolar bana.


bi de eski ajandamın arka sayfasında annemin yazdıklarını gördüm;


- kömürcüye xxx lira (doğalgaz yok burda, kasabada yaşıyoz biz)
- hys bilmem neye xx lira
.
.
.
üstleri çizili, borçlar ödenmiş.


- menkıbenin çocuğuna bi küçük altın
- zeynep e 2 ve ya 3 altın, evet "ve ya" ayrı yazmış. bunu bilmesi şaşırttı. (ya da imiş ama birleşikmiş, kafam salak gibi demek.)
- ayşeye 1 altın.
.
.
.
- sedanın kızına 1 küçük altın. (geri geldi) (sanırım kardeşimin hatiminde taktılar)
.
.
.


yoruldum millet, bi milyon şey taşıyoz şimdi kamyona yüklendiler bi de geri çıkartılcak onlar.


garip esnaflar

sabah telefon geldi, yurtiçi kargo, pakediniz var şubemize gelip alabilirsiniz (bi kasabada oturuyorum, kargolar pek uğramaz, ilçedeki şubesine çağırır), gittim, biz pakedi evinize yolladık dediler. e ne bok aramaya çaırdı bunlar beni?

akşam telefon geldi, ulusoy, cumartesi gecesine biletiniz var, gelip ücretini alabilir misiniz? çanakkale den olan seferleri kaldırıyoruz. oha dedim, yangından mal kaçırır gibi ulusoy kapatıyolar. yok gelemem, uzağım dedim, garajdaki marketten ücretinizi alın yarın dediler, bilet bulamazsam ne söverim.

tedaş (ya da öle bişi teidaş da olabilir), esnaf değil ama, bi sıraya girdim, soldaki sıra, zaten 2 sıra var, benim sıradan 2 kat hızlı çalıştı.

şifa bozacısı, bigadaki favori mekanım, yazın dondurma, kışın boza, darıdan yapıyo üstelik, her seferinde bozayı ne kadar mükemmel koşullarda hazırladığını anlatır bana, gerçekten harika bozası var, dondurmaları da pek güzel, bana ankarada akmandan başka yerde boza içme dedi, beni takip ediyo olabilir.