film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

perfect sense

ne zamanlardır bi film hakkında yazmıyodum. genelde sıradan filmler izliyorum ne çok kötü ne çok iyi.


perfect sense'in çok reklamını yaptılar, özellikle facebook'ta. benim de ilgimi çekiyodu, Ewan McGregor bi yandan, Eva Green öbür yandan. hoş insanlar sonuçta. birisi koskoca Obi Wan Kenobi diğeri ise hanımağadan tutun öğretmene oradan alın iflah olmaz bi hippieye kadar her şey olan çilli ve gözlü ve beyaz. (o cümle bitti)


filmde duyular kayboluyo sırayla, en son un ve yağ ile yaşama seviyesine geliniyor, Eva ve Ewan'ın orası burası gözüküyor sık sık, bu kadar. ne romantik, ne felsefi ne de ilginç olma çabası var, bakın onlar bile yok, o kadar boş. kötüleyemeyecek kadar kötü bi film, izleyip de bi şey anlayan olduysa anlatsın.



alexander süperberduş

into the wildı öve öve bitiremiyorlardı, izledim. modern insanın yalnızlığı, toplumun bireyi ele geçirmesi, paranın değersizliği ve bunun gibi ulvi meselelerden bahsediyordu. bol bol hippi, nudist, esrarkeş vardı - yaşanmış olay olduğu için sanırım hatıralara sadık kalınmış - onların arasında dolanırken daha nalları dikmemesi bile iyi şanstı kahraman için. 


film sayesinde dostoyevski, jack london, leo tolstoy'un vebal altında olduklarını düşündüm, zehiri salmışlar, patatesten çıkartmışlar. eleman zati buhranlarda bi de bunları okuyup tamam yapmam gereken tüm paramı charityleyip avare gibi ortalıkta dolanmak olmalı ve tüm ömrümü macera dolu bir yolculuğa çevirmeliyim diyere vuruyor kendini yollara. 


tabi en son happiness real only when shared yazıyo bi de jack london is king, açlıktan ölceğine o kızcağızın kollarında öleydi olurdu.


bi daha olsa izlemem, bir de tam benim istediğim hayat o filmdeki falan demeyin, kendi domatesinizi, semizotunuzu yetiştirmekten ötesine kalkışmayın.

velvet goldmine

evet en sevilmeyen bölüm, film tanıtımı.

velvet goldmine'da ewan mcGregor (obi wan kenobi), christian bale (batman), jonathan rhys meyers (tudors'ta bi şeymiş ama bilmiyorum), 
toni collette 
(en güzel filmlerden biri olan little miss sunshine'daki evin anası) oynuyor. 

soundtrack pek dolu placebo var. şarkıları oynayanlar seslendirmiş,
güçleri yetmeyince de thom yorke.
renkler güzel. 
e oynayanları zati yazdım alayı göze 
hitap ediyor. duyusal olarak problem yok filmde.

peki filmde ne anlatılıyor?

oscar wilde'tan bir şeyler, david bowie ve iggy pop sevdası,
belki kurt cobain (heroin falan var emin olamadım), gaylik, biseksüellik,
zevkü sefa için yaşayan beatles'tan biraz sonraki gençler bla bla.

ben izledim, pişman değilim, bi kaç replika ile yazımı sonlandırıyorum.


 the world is changed because you are made of ivory and gold. the curves of your lips rewrite history

dünya değişti çünkü sen fildişi ve altından yapılmışsın. dudaklarındaki kıvrımlar tarihi yeniden yazıyor.



what's true about music is true about life, that beauty reveals everything because it expresses nothing.

müzik için ne geçerliyse hayat için de o geçerlidir, güzellik her şeyi açığa vurur çünkü hiç bir şey ifade etmez.

style always wins out in the end. 

stil eninde sonunda kazanır.


roman holiday

yazı yazmayı beceremeyen birinin bir filmi yazıyla anlatması beklenemez herhalde?

siyah beyaz filmler beni kabız yapıyor, 12 angry men i dai bitiremedim, natural born killers yer yer siyah beyazdı, izlerken fenalık geldi.

roman holiday 1953 filmi, galiba gelmiş geçmiş en zarif kadınlardan biri olan Audrey Hepburn başrolde. bir şekilde bulunduğu ortamdan kaçıp normal insanların yaşadıklarıyla tanışan prensesi oynuyor. kardeşimle izledik, epey güldük. bu kadar.

"thank you."


billy elliot



film mükemmel. fotograf filmden değil, müzikalinden. bu kadar. 

incendies



yüksek ökçe tavsiye etmişti, ufak tatilde zaman bulup izleyemedim, ancak bütünleme (evet, tabii ki ders çalışmayacağım) zamanı izleyebildim. izleyin derim başka bir şey demem. 


nicholas cage ve otbüs

Bahar geldiğinde bahçendeki erik çiçek açtıysa bu mutlu olmana yetmez, erikler olmadan karnın doymaz bi kere.

                Bizim eriğin çiçeklerini yağmur yok etti, he, yok etti. O kadar şiddetliydi işte, bavulum ıslandı iki adım ötedeki otobüse gidene kadar, saçlarım da. Saçlarım Bursa’ya geldiğimizde ancak kurudu, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesine girdik; çok yolcu vardı sanırım oraya gidicek, şoförden yolculara kıyak.
                Hikaye yazıcaktım aslında ama çok sıkıştım hiçbir şey düşünemiyorum, hala yağmur yağıyo, “rahmet evladım rahmet, öyle deme.”

                Bi kaç sene öncesine kadar ”Nicholas Cage in oynadığı tüm filmler güzel yaa” diye ortalıkta dolanırdım. Hayalet Sürücü aksiyonluydu, Eva Mendes vardı. Savaş Tanırısı’nda kapitalist dünyanın savaşları vardı ya, silah tüccarları kazansın diye ölen insanlar, eh etkilenmiştim. Kehanet de diycem başka da filmi gelmedi şimdi aklıma, bir zamanlar asra manşetti, şimdi 5 punto falan Cage benim için.
Cadılar Mevsimi ne lanet bir filmdi öyle; zorla sahne koymuşlar, acık da millet etkilensin diye Tanrı adına insan öldürenler falan. 5 dakikaya bir olay seyriyle devam etti film, kötü düşmanları da kahraman ekibimiz sırayla öldürdü; 10 kurt mu var, 5 kahraman, herkes 2 tane mesela.

                Neyse Bursa Otogarına geldik, BURULAŞ ne lan?!

im juli

daha iki fatih akın filmi izledim, diğeri de soul kitchen ama diyebilirim ki bu adam işi biliyo.
film tanıtmada ne kadar yeteneksiz olduğumu hemen hemen benim kadar biliyosunuz.

im juli klasik Türk filmi konu örgüsüne sahip gibi geldi, en azından özündü öyle, çevresi karışık biraz.

oyunculuk çok güzel, ben Juli'yi oynayan Christiane Paul a tam bitmiştim ki kadın galiba sadece bu filmde güzel, neyse konumuz bu değil, o zaman çok güzel bi kadınmış, ne hoş bakışlar onlar öyle.

izleyin işte, uğraştırmayın.

the lightning thief

Şule'ler okulda film izliyomuş, yarıda kalmış, indir de izleyelim abi dedi, kim oynuyo, ne bitiyo, konusu ne bakmadan indirdim, izlemeye başladık.




bi baktım mitoloji uyarlaması, daha önce bunun hercules'lusunu izlemiştim, amerikada takılıyodu bizim eleman. mitolojiye bayılırım, sonra Uma Thurman karşımıza medusa olarak çıktı, Uma Thurman'a da bayılırım.


Hasan Deniz de geldi, erkek kardeşim, bi çok cümle İlahi Komedya'danmış filmdeki.


gençlerle izlencek bi film, oyuncular klasik amerikalı işte (kızın gözlerine gözlerine bakın!), benim bilmediğim ama ünlü olan, Yüzüklerin Efendisinden falan tanıdık tipler vardı.


arada ufak espiriler var, insanı güldürüyo, ıyyy bu felsefik değil, vıyy aklımı karıştırmadı demeyecekseniz izleyin, bi filmin sonunu tahmin etmek hiç bu kadar kolay olmamıştı!



yönetmeni de harry potterın yönetmeniymiş hem. çekimler gayet iyiydi, efekt bile vardı.


a ha olimpos. mekanlar titanların takışmasından alıntıydı, ne kadar farklı olabilir ki sonuçta, kutsal kitapta yazılmış hepsi.

hydra, satir, sentor, mantikor ve bla bla görmek iyi oldu gece gece, hades i de pek hoş yapmışlar, ben olsam ben de ihanet ederdim, kıskanırdım onu, posedion reyistir.


işte mick jagger.

soundtrack olarak da high way to hell, poker face, keshanın bi şarkısı vardı hoşuma giden.

the shining

yapan adam kubrick, oynayan jack nicholson, yazan stephen king. tabi stephen king kubrick kitabımı tam anlyamadı diye lagaluga yapmış sonra ama BSG yi hakediyor. bu adam ne istiyosa rahatlıkla veriyo, filmin türü gerilim, üç tekerlekli bisiklet süren çocukla germeyi başardı, daha ne olsun?



müzikler alışılmış kubrick müzikleri, a clockwork orange, 2001 i izleyenler yabancılık çekmeyeceklerdir, full metal jacket ın müzikleri böyle değildi.

filmde bi kadın var, delirtti beni arkadaş, film olmuş artık, koşması, mimikleri, az kalsın baltayı alıp ekranı parçalıcaktım o kadar, kendinize eziyet etmek istiyosanız izleyin filmi, gerçekten geriyo. (ehe başrol kadınından nasıl bahsettim ama :) )


diyalog / replik falan


"All work and no play makes Jack a dull boy." cümlesi film için on milyonlarca kez daktilo edilmiş kubrick in asistanı tarafından.




*wendy i'm home


* how's my credit, lloyd?
- your credit's fine, mr torrance..


borcum ne kadar lloyd?
senin paran burada geçmez bay torrance.


*women.. can't do with 'em, can't do without 'em...
- words of wisdom, lloyd my man, words of wisdom..


kadınlar, ne onlarla ne onlarsız.
bilgeliğin sözleri, lloyd adamım, bilgeliğin sözleri.


redrum = murder

the extra man

alper canıgüz twitterda yazmış, bi bildiği vardır deyip indirdim, izledim.


kırılgan bi insan olan louis ives, onun cinsel deneyimleri ve ev arkadaşı harrisondan bahsediyo.

sıradan olcak biliyorum ama louis de kendimden bi çok şey buldum, cinsel deneyimlerinde değil tabi, mesela harrison bi yerde;
"bu genç adam çok okumuş ama gerçek hayatı hiç bilmiyor." diyor. ben kendimi böyle tanımlıyorum, çok okudum, çok izledim ama gerçek hayatı bilmiyorum, tecrit edilmiş şekilde yaşıyorum çünkü.
sonra louis in rahatlamak için yazı yazması var, ben de bu yöçntemi kullanıp kafa şişiriyorum, hoş az kimsenin kafası şişiyo, istatistiklerden görüyorum ama neyse :) neyse de ne can sıkıcı bi sözcük demişti alpay erdem bu hafta.


filmin çekimi çok iyi, her sahne ayrı bi fotograf, pastel renkler kullanılmış, the royal tenenbaums ve jeux d'enfants gibi, öyle olunca göz yormuyo hem.
louis in sesi bi tuhaf, karaktere tam oturmuş.

insanların çıkar için iyilik yapmasından bahsediyo film, louise karşı herkes böyle, ufak bi iyilik yapıp kocamanını bekliyolar.


diyalog replik falan;

*harrison: princeton? princeton bu günlerde nasıl? bir zamanlar harikaydı ama sonra kadınları aldılar.

*harrison: biyografimi yazabilirsin, ruhumu asla.

*louis: bana göre ayrı masalarda oturmamız çok saçma.
-harrison: her saygın erkek bir kadının karşısında oturur.



izlersiniz işte.



eyyvah eyvah 2



ankara'da izlemedim bu filmi, kardeşlerimle birlikte giderim diyodum, annem hadi eyyvah eyvah a gidelim dedi, annem de gelmiş oldu bizle. sinema salonu biganın nostaljik salonuydu, film arada kopuyodu falan, teknik problemler vardı ama pek zararı olmadı.


salon filmdeki karakterlerle doluydu sanki, karnımdaki ağrıların sebebi kızın (kıvırcık saçlar, kocaman gözleri, sıcak elleri, parlak tırnakları vardı be!) anneannesi vardı mesela, oturmaa gidiyoz diye kandırmışlar teyzeyi, filme getirmişler, arada arkama baktıımda kahkahalar attığını görüyodum film sırasında, hüseyin in anneannesinden farkı yoktu, önde oturan gençler de ilk düğün sahnesinde ortada oynayan kızlara, çocuklara benziyodu, gülerken oba bea diyolardı hem :) ne de olsa filmin çekildiği yerde izliyodum filmi.


birincisi çok güzeldi bu filmin, ikincisi muhteşem olmuş, durmadan güldürüyo adamı, recep ivedik veya cengiz küçükayvazın oynadığı saçma komedilerden çok farklı, karakterler daha iyi işlenmiş, olabileceği kadar iyi işte.
çınarın etrafına yapılan düğün yerine bayıldım, süslemeler harikaydı, son sahnede saçma sapan neşe kapladı içimi, izleyebilirsiniz bence, trakyalı seven kesin izlesin hatta pis thracian diyenler bile, hatta ve hatta filmlerin saçma olduğunu söyleyenler bile.


müzikler serkan çağrıdan, düğün alayında onu görünce pek hoş oldum.


şu bütler bitse de isorakla geyikliye bi uğrasak, mavi sandalyelere oturup birşeyler içsek.

coffee and cigarettes

hayatınızda bi sigara içecekseniz kahveyle için.

jim jarmusch filmi, kahve ile sigara içen insanlar var, muhabbet ediyolar, öyle işte, tırt bi şey gibi geliyo olabilir kulağa ama izlemesi çok zevkli, özellikle tom waits ve iggy pop un beraber olduğu kısım.

finallere çalışmaktan yazı yazamıyorum, film hakkında da uzun uzadıya birşeyler yazamıcam, işte filmden sahneler, hepsi favori diyaloğumdan.








sigarayı bırakmanın en güzel yanı bi tane daha içebilmektir, çünkü bırakmışsındır. ben bunu yaşıcam ilerki bi zamanlarda :)


bonus şarkı;


http://www.youtube.com/watch?v=TGcHisWvmuo

pal sokağı çocukları, a pál utcai fiúk (film ve kitap)



annem haftada bi kere kitap almam için ekstra harçlık verirdi bana, sene 1999, yani 9 yaşındayım, o aralar kalem koleksiyonu yapıyorum, kitap parasını da kaleme yatırmayı düşünüyodum, kırtasiyeye gittim, girişteki kitap rafında pal sokağı çocuklarını gördüm, kalemi boşver ahmet dedim, al bu kitabı, eve gittim, en kalın kitabım, ilk romanımdı, kalın kartondan kapağı vardı, kitabı açtım, ders sonunda olup bitenlerden bahsediyordu, daha bilmediğim terimler geçiyor içinde, sodyum falan, pal sokağı çocukları ve kırmızı gömleklilerin mücadelesini anlatıyo, bunlar iki çocuk grubu, nemeçek var, er.




kitabın sonunda ağlamıştım, bi de cengiz aytmatov gülsarı da ağladım zaten (gadjo dilo da da ağladığımı söylemiştim, duygusalım mesajı vermeye çalışmıyorum :) belki başka kitapta da ağlamışımdır, kemalettin tuğcu çocuk hırsızları mesela ama aklıma bu ikisi geliyor bi tek), ikisi de ölümün ne kadar acı olduğunu öğretti bana, birinde bi çocuk, diğerinde gülsarı adında bi at. beni en çok etkileyen kitaplardan biri pal sokağı çocuklarıdır.


filmini buldum, 1969 çekimi, macarca, kaliteli çevirmişler, renkli falan, izledim tekrar, hiç bi olayı unutmamışım kitaptaki, diyalogları dahi hatırlıyorum, erkek kardeşime de okuttum, kız kardeşime de ama ben tekrar okumadım, büyüsü kaçar diye mi düşündüm, bilmiyorum.




çok güzel oynamış çocuklar, bilmiyorum yazar ferench molnar kırmızı gömlekler derken komunizmden falan bahsediyo muydu, sanmam çünkü kırmızı gömlekliler güçlü ve zengin taraf ama iş bölümü tarzı bi şey var, beraber hareket etme, güçsüzü düşman olsa dahi koruma, olabilir de. var veya yok, her şey harika olmuş filmde.




filmde gerçek anlamıyla el koymayı da gördüm, hem mecaz hem gerçek aynı zamanda, eline basıp misketlerini alıyolar nemeçek in.


diyalog:

profesör: peki neden çiğnemen gerekiyor?
genel sekreter: hamur halinde tutabilmek için.
profesör: peki neden hamur halinde tutman gerekiyor?
gs: böylelikle iyi olup olmadığına karar veriyoruz. (burda söz konusu macun)

mühürde yazan: macun toplayıcılar derneği, budapeşte 1902. sonsuza dek özgür olacağımıza yemin ederiz.


kapaklı diyalog:

gereb: hoşuna gitti mi?
nemeçek: evet, kıyıda durup izlemekten çok daha iyiydi.


gadjo dilo

uzun zamandır sırada olan bi filmdi, tam onun süresine göre bi boşluk yakaladım, izleyeyim artık dedim.
çingeneleri anlatıyo film, soyumda var çingenelik, macırım sonuçta, makul şüphelerim var bu konuda, bu yüzden çok beYendim. gadjo dilo da çingene olmayan demek.


filmin yönetmeni de çingene, tony gatlif. oyuncular harika, başrolde fransız romain duris, erkek olmama rağmen (beni kız sanan yoktur herhalde) beni bile etkiledi gidinin kemik suratlısı (yo hayır, gay değilim). yardımcı kadın oyuncu rona hartner, harika dans ediyo, o olmasa başkası zor oynarmış sanki o rolde.






gadjo dilo yu izlerken devamlı eblek bi gülümseme vardı suratımda, arada izlerken sınıfta olmasam ağlayacağım sahneler de vardı, çingene ağıtı var mesela bi tane, ondan etkilenmeyen de duygu kalmamıştır sanırım.


çingenelere yapılan ayrımdan bahsediyo film, bence çingeneleri lanetlemek, pis ırk olduğunu söylemek diğer milletlerin masturbasyonu, tamam pis hayat yaşıyolar, tamam hırsızlık yapanları çokça ama niye lanetlensinler ki? ne de olsa "iki insanı birbirine en çok yaklaştıran, bir üçüncüyü ezmektir." kıstası var. eğlence insanı onlar, dünyayla barışıklar, dünyaya ne kadar zarar verebilirler, illa lanetli bi kavim var diyosanız yahudiler olsun onlar, hoş ben yahudileri de severim ya, ya da nathalie portmanı. her neyse.




filmin konusu müzik etrafında dönünce soundtrackları da harika oluyo tabi. şu an indiriyorum ost ını, bi hafta dinlerim en az, tutti frutti tekilasss.


http://www.youtube.com/watch?v=_TjGQbUz36Q

replikler:

*kahretsin! yürümekten nefret ediyorum! (tıkınmalar) boşversene, yürümeyeceğim!

*ölümü gör... çürüyeyim... bu gece seni lanetlemezsem! oğlumu hapse gönderdin... şimdi de yatmamı istiyorsun! biz çingeneler için adalet yoktur! oğlum hapse girmeyi hakedecek bir şey yapmadı! yasağınızın canı cehenneme! ölümü gör... bu şişeyi bitirmezsem! çürüyeyim, hepsini içmezsem! bu çocuğu tanrı mı gönderdi? (bizim esas oğlan oluyo bu çocuk)

*düz gidin ve sağa dönün, sigaranız var mı?

*şarkıyı babam söylüyor! ölmüş babamın şarkısı!

grindhouse

quantin tarantino ve robert rodriguez ikilisinin ortak yapımı, 2 film şeklinde yapmışlar:

planet terror:


2lemenin robert rodriguez ayağı, şu resimde az sonra üzerinde silah patlıycak olan kişi quantin tarantino.
hikaye klasik; zombiler bi şekilde dünyayı istila eder, panzehir vardır, çevrilmemiş az kişi panzehire ulaşmaya çalışır. filmde 2 tane bomba abla var, birisi bu tabanca bacaklı olan diğeri ise doktor. bruce willis zombi ordusunun önderi.

two against the world.

death proof:



figüran, ünlü kızlar (1 adet zenci güzeli, 1 adet cheer ladyli güzel asdfg), ayak, araba, müzik ve tabiki dans, tadaaam quantin tarantino filmi bu. 2 partlı, eski filmlere göndermeler var.

filmler için yazıcaklarım bu kadar, farklı olmak için uğraşmışlar, izlemeye değer filmler.

3 film 1 arada izledim

ohaaa kepaze sapıkmış, ne ayıııp. falan filan diye bi başlangıç yapıcam ama 3 film 1 aradanın ne olduu bilinmiyosa bütün olay boka sarıcak.

tek tek anlatıp kafa yormucam bugün ve dün izlediğimiz filmleri, 3 ünü anlatıcam sadece.

bizim okulda kayserili bi arkadaş vardı, izmir caddesinin ilersinde, eski maltepe pazarına giderken afiş görmüş, 3 film 1 arada 5 lira diye, gelmiş bize anlatıyo, bi karayip korsanlarını seçerim, bi yüzüklerin efendisi, diğeri ne olsa acaba diye?
vizyonda olup olmama sorgulaması bile yok :)

truman show

hep izlemek istediğim, ertelediğim bi filmdi, konusunu biliyodum, bazen herkesin düşündüü "acaba bu ipneler beni test mi ediyo, hepsi bi oyun mu?" düşüncesinin filme geçirilmiş hali. entel magandalar eleştirmiş bu filmi verilenler açık açık veriliyo diye, çok zeki insanlar oldukları için, imge dünyalarına simgeler sunsak yeterdi, spot lambanın düştüğü sahne harika! filmdeki yavşak izleyiciye kıl oldum, her boka seviniyolar. jim carreyin sadece komik bi adam olmadıını kanıtlayan film, 23 de öleydi, ya da 21 miydi, tam hatırlayamadım.

good morning, good afternoon and goodnight!

sin city

çizgi roman uyarlaması, quantin tarantinonun 1 dolara yardımcı yönetmen sandalyesine oturduu film. çizgi romanı izliyorsunuz, karaktarler tam oturmuş, bruce willis harika, jessica abla bile var :) diyaloglar güzel, filmin ilk sahnesini tam olarak bağlayamadım filme, bir daha izlersem kesin çözerim, olayı bilen varsa anlatsın. elijah wood bilem var. bi sürü güzel sahne ve diyalog arasından, en sevdiğim:

marv:
wort to kill
worth going to hell for
ateş
amen



reservoir dogs

geçen yıl 15 tatilde izlemeye başlayıp ancak bitirmeye gücümün yettiği film, kardeşimle izlicez diye baştan başladık, iyiki (burda ki ayrı mı?) baştan başlamışız, ne de güzel diyaloglar onlar. film muhteşemli tabiki, as everybody knows, izleyin efendim.
baştan aşağı diyalog zati, ben tabiki de bu diyaloğu yazıcam:

*did you kill anybody?
-a few cops.
*no real people?



evlenip de balayına gideceğ...


hani bi şeyi eleştiririz eleştiririz de sonra yapmak isteriz ya da yapmak zorunda kalırız, daha sonra onun için bi sürü laf söylediimiz insan o halde bizi görür, nası bi pişkinlik hissi kaplar bizi, yanındaki "eyvah boka bastım" duygusuyla birlikte. durun hemen heyecanlanmayın ne yaptı bu diye, sadece aklıma geldi bu şey. mesela ben teee ezelden beri msn şeysinde sadece "ahmet" yazan birisiyim, kendime hep sade insan olmayı yakıştırdım, ergenliğimin doruk yaptığı zamanlarda bile ahmetti o, kimseye atar yapamadım o iletiden, atar ne? çok kullanıyorum ben atarı. bazen tüm evrenin sırrını 3 kelimeyle anlatıını düşündüğüm cümlelere rastlardım, içim içimi yerdi onu yazmak için ama dur sen ahmetsin derdim. o bu değilde havalar da negzel, yazıyı toparlayamıyorum.

goodfellas izledik, godfatherdan daha iyi bi mafya filmi bence, scarface ile birleşip gta vice city i oluşturmuşlar sanırım. kahraman isimleri, ses tonları bunu gösteriyo. tanıtmıcam onu, çok kişi izlemiştir zaten.

zakk wylde ki o gitarı öttürür. 
http://irc.lv/video?id=umliBDH2nfWZ

ozzy osbourne budokan 2002 konserinin tamamını izleyen pişman olmaz.

bi film daha: ghajini


hindistan şeysinden çıkma film, bolywood mu bollywood mu tam bilemediimden kıvırır gibi yazmak istedim. ghajini, klasik Türk filmi tadında aşk var, zengin erkek, fakir kız ama biraz farklı işler. aşkın yanında aksiyon da var, hem de bayaa güzel dövüş sahneleri, vur shanjay vur dedirtiyo. işlediği duyguları hissettiriyo film hemi de.

3 saatlik film çekmişler, en son benjamin buttonun garipli hikayesini izlemiştim bu kadar uzun, onda sıkılmıştım, bu sıkmadı.

aralarda klasik hint filmlerinle dalga amaçlı mıdır nedir bilemedim şarkılar ve danslar da var, hem de güzel :) en azından sözleri güzel geldi bana.


izleyin işte yav, spoiler vermeden bu kadar.

diyalog, replik vereyim biraz:

velet: anne ben kime güveneceğim?
anne: önce bana, sonra herkesin güvendiği şeye güven, banyo sabunumuz, hamam sabunu.

sanjay:
onun gözünde sıradan bir adam.
ve sıradan biri gibi de onu kazanmak
istiyorum.
bu yüzden bugüne kadar ona
gerçeği anlatmadım.
yarın kabul ederse,
o zaman gerçek ona shanjay singhania
olduğumu söyleyeceğim.
eğer kabul etmezse..
sachin olarak...
hayatından uzaklaşacağım.
artık yarını bekliyorum.

kalpana:
fakat dayım ona ihanet etti. bütün arabaları ele geçirdi. babam çektiği acıdan dolayı vefat etti. işte o gün yemin ettim... eğer 3 tane araba almazsam evlenmeyeceğim diye.
sachin/sanjay:
üç tane mi? bir tane eksik olsa olmaz mı?
kalpana:
asla.
bekleyebilirsen biraz bekle.
ya da kendine göre bir kızla evlen.
sachin/sanjay:
hayır... bekleyeceğim.

the royal tenenbaums


ilk önce baktım filmin adını doğru yazdım mı diye, evet başarmışım :). 2. film tanıtma şeysini yazıcam, ilkine ilgi 0 dı, buna ilgi gösterin, dikkate alın, filmi izleyin, pişman olmazsanız. bi aileyi konu alıyo film, tenenbaums. filmde gerilim yok, kovalamaca yok, pornografi hiç yok, bi ara margotun bacaklarını gözümüze gözümüze sokuyolar sadece, o da pornografi değil yaradanın yarattığı güzel bacaklar :). kahramanlar hemen hemen aynı şeyleri giyiyo film boyunca, hepsinin kendine özel tarzları var, richienin tenis tşörtü üstüne krem takım elbisesi, kol ve kafa bandı, chas ve çocuklarının eşofmanları, sadece yerine göre renk değiştiriyolar, spoiler olmasın diye nerde olduğunu sölemicem :) buna benzer ufak ufak sevimli sahneler var filmde, margot ile royalin cafede dondurma yediği sahne mesela orda bi sürü baba kızıyla oturuyo, aile dağılıyo filmin başında, tekrar toplandıklarında şimdiki zaman işleniyo fakat elbiseler hala dağıldığı zamana ait, bu da hoş geldi bana.

soundtracklar çok güzel, beatlesla başlıyo zaten film, hem de hey jude ile.

kahkaha atmıcaksınız ama sürekli gülümseyeceksiniz filmi izlerken.

filmin en güzel sahnelerinden biri sanırım gelmiş geçmiş en iyi otobüsten inme sahnesidir aynı zamanda, margot yapıyo bunu, sahnenin resmini vermicem, nihaha :)

iki diyalog bi de en güzel sahnesinin video linkini ekleyip gidiyorum, spoiler yazmıcam.

chas: is it dark?
richie: of course, it is dark, it is a suicide letter.

meal:
* iç karartıcı mı?
-tabiki, o bir intihar mektubu.


royal: can I say something to you, henry?
henry: okay.
royal: I've always been considered an asshole for about as long as I can remember.uh, that's just my style. But I'd really feel blue if I didn't think you were going to forgive me.
henry: I don't think you're an asshole, royal, I just think you're kind of a son of a bitch.
royal: well, I really appreciate that.


meal:

*sana bir şey söyleyebilir miyim henry?
-evet.
*ömrüm boyunca bir piç kurusu olarak görüldüm ama bu benim tarzım. ama beni bağışlamadıysan bu beni çok üzer.
-bence sen bir piç kurusu değilsin royal, orospu çocuğunun tekisin.
*bunu duyduğuma sevindim.

filmi izlemicekseniz bile bu sahneyi izleyin.

http://www.youtube.com/watch?v=9pyBB7y8fDU