kepazeyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kepazeyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bakın altı aydır çalışıyorum, dünya yaşanacak bir yer değil diyemem güzel yerler bol, oradaki dayılar gel bir de bize sor diyebilir ama bol. yirmiüç yaşındaki birine fazla gelecek pislik gördüm, görmediğimi de duydum, ekmek aldığınız fırıncı bile bir sürü halt yiyebiliyor. ağlayan kadınlar çok, yalandan ağlayanlar çok. kim yalan söylüyor anlar oldum, insan sarrafı gibi ama tam değil. sonra yirmi yaşında bir çocuk kucağımda öldü, ben o zaman yirmiiki yaşındaydım, can vermek hakikaten kolay şey değilmiş. kendi canını almak isteyen insanlar da çok, kardeşi istediği kanalı açmadı diye onbeş minoset içeni de gördüm, arabası çalışmadı diye alkol komasına gireni de. komaya girmeden önce de şahine tekme atmış, sağlam araba ayağında kırık var. aç kalınca ahlak, din, hukuk, toplum ne varsa hiç biri kalmıyor, öncelik doymak. maslow'u sikeyim o aç kalmış insanlardan pek haberdar değildir. hırsızı aklamıyorum, ipne de bol. her şey bol. kaygı var dert de, uyku pek yok, uyumuyorum. elli yaşında adam gecenin bir yarısı rahatsızlandım diye arıyor, yine uyumuyorum. aklıma bir şey geliyor bu sefer kırkbeş yaşındaki adamı ben arıyorum sabaha karşı, o zaten uyumuyor. yaşlardan bayağı bahsettim; yirmiüçe kadar güzel geçmedi, yediden öncesi harbiden güzeldi, sanırım ne kadar yaşarsam ömrümün kalanı yediye kadar olanın bedeli olarak geçecek.

boklar olur

hava epey güzeldi, fotograf çekip az takılırız diye deniz kenarına gittik. sözde burası ilk duraktı daha 3 yere gidecektik.




15 dakika sonra falan boğazdan yağmur bulutları geldi, hava böyle oldu.


geldiğimiz yol kum, arabanın altı alçak olduğundan çok yağmadan gidelim dedik. o arada yol kenarından akan derenin açtığı çukurlardan birini görmeyip arabayı kaydırdık, çukura girmedik de sonuçta rot ayarları bozuldu, jantlar yamuldu ve plakayı orada düşürdük.  çukura girip ölmediğimiz için de verilmiş sadakamız varmış dedik.


yolda durum böyleydi.


tek mağdur biz değilmişiz, karabiya gelince denizdeyken havanın bozmasına yakalananlar olduğunu söylediler, bi de denize yabancı doktorun karısı ve arkadaşlarıymış. insancağızlar korkudan ölcekmiş.



bir gün bir gün bir çocuk

yeni aldığım eski fotograf makinamla oynamak için dışarı çıkarken karamel de peşime takıldı. biraz şımardı yüz vermedim, beraber deniz boyuna doğru yürürken tavukları görünce de delirdi, üstlerine koştu. dedim yine oyun oynucak ama hayvanlar fellik fellik bağırmaya başlayınca sıçtığımı anladım. hemen ben de oraya koştum, bi tane tavuğu boğazından tutup çalıların altına attı, elimle ağzını açıp bıraktırdım, sonra da kıcına saplak atıp yolladım, geri geldi. bi yandan kovaladım bi yandan da tavuk ne alemde diye bakmaya çalıştım, acı acı bağrıyodu. diğerlerini de boğazlamasın diye ordan götürdüm, annemi arayıp rapor verdim, adamla konuşun tavuk alın falan dedim.

adamın dışarı çıktığını görünce de yanına gittim, tavuklarını içeri sokmuştu. olayı anlattım. belli dedi, korkmuş hayvanlar, kızgındı bayağa, torunlarına yolluyomuş yumurtaları, bıkmış köpeklerden. ölen var mı diye baksın istedim, çalıdaki hala ordaydı, onu gösterdim, "vah vah hem de yumurta tavuğu" dedi. parasını vermeyi ya da yeni tavuk getirmeyi önerdim, "hayvanlarımın kime ne zararı var?" diye ağlanmaya başladı. "amca" dedim, "ben boğazlamadım bana niye kızıyon? hiç böyle huyu yoktu, ilk defa böyle bi şey yapıyo bizimki, bi daha dikkat ederim. ben sana getircem yumurta tavuğu." sonra yine "hayvanlarımın kime zararı var" dedi, tavuğa baktı, bi şey olmazmış, yaşarmış. çıplak gibiydi hayvan bütün tüyleri ortalıktaydı zati, hala bağırıyodu, bizim puşt da kabahatli olduğunu anladı, bütün gün yanımda sessiz sessiz durdu, denize girdi, donmadı da.

bir gün bir gün bir çocuk

cumartesi günü 7 trenine yer bulamadım diye 6 treninden bilet almıştım, eskişehir-ankara arası hızlı tren. yerime baktığımda iki dede oturuyordu, benim yerim cam kenarında oturanın üstüne pet bardakta ne varsa ondan dökülmüştü ve fındık yiyorlardı. koridor tarafındakinin doğum gününü kutluyormuşlar, 5 dakika müsade edeymişim. arkadaki boş yere oturdum bir de önünü silmesi için selpak uzattım, "oo zamanımızda da nazşik beyefendiler yetişiyor." dedi, teşekkür etti, rica ettim. oturduğum yere bi kız gelince kalktım, beni fark ettiklerinde ıslak üstlü olan "benim hanımın yanına oturur musun? korkma bir şey yapmaz" dedi, yol arkadaşım teyze de "ilahi bey, zar zor nefes alıyorum, napayım ben çocuğuma" diye serzenişte bulundu, teyze nefes alsa naneyi yemiştim sanırım.

bu yaşlılar 10 kişi falandı, tur rehberleri olduğunu fark ettiğim kız tren 15 dk rötarlı hareket ettikten sonra hepsine memnuniyet anketi doldurttu, amcalar pek şendi, bir daha o kız olmadan tura katılmayacaklarını söylediler.

sürekli muhabbet ettiler, teyze hep uyudu, tren polatlıya kadar 110 km/s hızı hiç geçmedi teknik bir arızadan dolayı mazur göreymişiz. bu sırada sağ çaprazda, biraz ilerde oturan bi çocuğun yüzüğünden ve botlarından polis, çevik kuvvet polisi olduğunu anladım, epey tutuşmuştu, tahmin ettiğim gibi il dışına çıkması yasak olduğundan ve yine tahmin ettiğim gibi 6 treniyle yola çıkarsa görevine yetişebileceğini düşünmüş. amcalardan biri "benim adımı ver, sana kefil olurum, tren geç kaldı derim." diye seslendi çocuğa, o da "amca sen bile kurtaramazsın beni." ile tersledi acık. o adam japonya'da büyükelçilikte çalışmış, mevkisini bilmiyorum, yanındaki ıslak üstlü valilik yapmış ve demirel zamanında çankaya'da bi şeymiş, o da geç kalırsam beni kurtaracaktı.

polatlı'ya geldik ve tren durdu, eskişehir yönüne doğru 290 km/s hızla gitmeye başladı, ben de tutuştum, polis çocuk kırmızı oldu. daha sonra bir kaç kere daha durdu ve aynı hızla devam etti, biz geri gidiyoruz sanıyoduk fakat kızlar gelip ankara'ya gittiğimizi anlattılar, amcalardan biri "ben ilkokul mezunuyum ama az çok fizik biliyorum, önüme doğru ankara iken şimdi nasıl arkam ankara, açıklasana, bunu gazeteye yazıcam." deyip bağırdı, sonra hepsi gülmeye başladı.

makaslarda durmuş tren, çok geniş döndüğü için anlamamışız, sincan'dan sonra vali bey isimli ihtiyar tüm vagona leblebi dağıttı, yanımdaki teyze çantasına su döktü ve yaklaşık 40-50 senelik bir çanta olduğunu öğrendim onun, saat 09.00 pm olduğunda ankara'ya varmıştım. tandoğan çarşısı diye bi yer varmış, ilk defa geçtim ordan da. ulus metrosuna yürümek hamallıkmış.

unutmuşum, vali beyin trende bir koruması vardı ve onları garda korumalar ve bir araç bekliyordu.

bir gün bir gün bir çocuk


yaz başından beri ara ara balığa çıkıyom, bu ara havalar bozuk, ekmek kapım kapalı. dün gece erik toplamaya çağırıldım, tabi kabul ettim ve bugün gittim.

gece çok az uyudum, 7de kalkıp işçileri toplayan otobüse bindim cami önünden, annem yanıma bir şeyler koydu, içinden ne çıktı? makarna da. yemedim lan. heh, gittik 2 kocaman erkek, 4 yuva çocuk 14 yaşında ve 15 kadın, 5 tane de yuvaların yaşında kız, başımızda dragaman veya çavuş, dragaman olmak cumhurbaşkanı olmaktan daha zor

ve daha karizmatik.

elimize merdiven diye kocaman meşe odunundan yapılma bi şey, yanlarımıza da birer kova tutucu çocuk verdiler ve ağaçların üstündekileri toplama işi bize yıkıldı. 22 kişi kocaman bahçeyi talan ediyo biz arkalarından yukarları topluyoruz. kovacı çocuklar sigara versene diye tüm gün başımın etini yedi, kadınlar bana sevgilimin olup olmadığını, nerde okuduğumu, kimin oğlu olduğumu falan sordu. bir ara ağaçta yılan görmüşler bahçenin öte tarafından çağırdılar, solucan kadar bi şeydi, ellemeye kıyamadık, o ağacı en son topladık.

çamurlu yerler vardı, merdivenler durmuyodu oralarda, kadınlar ağaçları silkeleyiver, toplandı sansınlar işte dedi, benim iş ahlakıma aykırı olduğundan yapmadım.


bi ara küçük kızlardan biri erik yemekten ölüyodu, işi erken bıraktı, sanırı
m hiç para alamıcak.

yarın için yıldızlar karmasına da seçildim, sadece 6 kişi gitçez ve kovacımı benim seçmemi istedi dragaman Selma Abla, ben de beni seç beni diyen Hasan'ı seçtim, sigarasını alıp gelmesi şartıyla. o yaşta utanmadan sigara içiyolar.

kadınlar sık sık kavga etti, en son o erikleri niye aldınız falan dediler, sanırım alamadı diye kıskanmıştı, bahçenin sahibi izin vermiş. sizinki de kafa.



yarın çok az iş var ve yine aynı parayı alcam, hem bağa o kadar gittim de kimse al para demedi bu güne kadar, anca üzümleri kendim satarsam paralarını cebe atıyom. üzüm satılır haberiniz olsun, geç üzümlerin ekime kadar yolu var.


analizsiz, çıkarımsız ve de tespitsiz yazı, bir gün bir gün gibi

kara marsık gibi oldum, öğlene kadar uyumam yetmiyomuş gibi bir de kuma yatıp zıbarıyorum.sonra bugün 'vilayete' gittim hem lisanslı bir balıkçı oldum hem de teknosa ile bir yılı aşkın zamandır süren savaşımı kazanarak 179 liralık çekimi aldım.


on gündür rüzgar var buralarda, havanın kalmasını bekleyen başka kasabalı balıkçılar da bizim limana yanaştı. iki tanesiyle kaymak hüseyin abim sayesinde tanıştım ki o benim işverenimdir. bu arada orhan ile alper bizdeydi ki siz onları tanımazsınız, alper sadece balıkçılarla tanıştığımız gece bizleydi, sonra istanbul'a döndü. orhanla 21.45 maçlarını izledikten sonra gırgırlara gittik, hiç deterjan, sabun yüzü görmeyen çay bardaklarından çay içtik, deniz kaptan ve yahya abi ile
muhabbet ettik ki halikarnas balıkçısı veya zeyyat selimoğluna rakip olacak kadar şey öğrendim onlardan, ailemde gemici çok ama balıkçılık daha başka. deniz kaptanı görebilirsiniz, maç
yaptıktan sonra gazoz alıp yanlarına gittiğimiz de oldu.




hala bağa gidiyorum, yapraklar sarardı artık. pazar staj başlıcak, adı staj, bi halt yapmıcam. üzümlere kadar bağa tekrar uğramam sanırım, karamel'e de bakın, yılan görürse ne yapacağını merak ediyorum.






köy hayrı denen bir şey var, biga'da yapıldığını biliyorum. sanırım nisan ayında başlıyolar, herkes bi şeyler katıyor, malzemeleri de yine hayırı yapan köyün insanları pişiriyor. keşkek, pilav ve hatta örtülce gibi zengin bi köyse hayır sahibi kavurma dağıtılıyor. bu da bizim tepe mahallesi hayırı, daha başlamadan önce. o gece çok mevlüt bol ilahi dinledik çünkü evimiz hemen oralarda. keşkek güzeldi, aşureyi iki gün falan yedim.




sonu gasilhane tarzı yapayım, buranın kedileri şirret koca köpeği sindirdi kabarınca.



bir gün bir gün bir çocuk

babam, amcalarım alayı denizci. kırk gün karaya ayak basmadığım oldu da işlerden pek anlamam. ufaktan dümen tutmuşluğum var, biraz da oltayla balık tutmuşluğum. 'şirin sahil kasabasında' yaşayınca sıkılmamak işten değil, kendime eğlence ararken kaymak abiden beni gemici almasını istedim, "acemi yevmiyesini kabul edersen alırım" deyince bedavaya razı olduğumdan koşa koşa gittim. yanıma yağmurluk, çakı ve kumanya aldım bir tek, 10 dal sigaralı paketimi bi de.

güneş batmasına yakın çıktık yola, tırt işler bende olduğundan çapayı çektim, dümen tuttum. ağ atma vakti gelince, onlar "uygun sular" geldi falan diyodu, ağ atmaya başladık, 8 ağ tekire bıraktık, sonra karidese geçtik, oraya da 4 ağ bıraktık, güneş denizin üstünden batınca ağları topladık. pek balık yoktu, benim şanssızlığım, bol bol deniz anası, kandil, yengeç ve çağanoz vardı. bi ara başka tekneye yaklaşıp kahve yaptırttık, pet bardakta içtik onları bi de is kokuyodu. gece boyu ağ atıp topladık, yıldızlar vardı, ben nöbetçi oldum hep, çünkü kayığın başaltında uyumayı beceremedim. dolunayın denizden doğuşunu gördüm, yanımda müzikçalar ya da telefon yoktu, sigaram daha 3 olmadan bitmişti ki normalde günde 6-7 den fazla içmem. deniz her türlü iştah açıyor. güneş denizin üstünden doğdu. sabah suyuna da ağ attık. sigara dilendim. kahve yaptık ki o cezveyle akşam güvertedeki suları temizlemiştim, içinde denizanası eriyiğinden karides suyunun çamuruna her pislik olan sular, cezvenin içi balık pulu kaplı. limana döndük, balıkları ve karidesleri sattık, karışık balıkları bana verdiler; iki kiloya yakın dil, tekir, kırlangıç, karides, hamsi ve sardalya vardı toplamda. börekçiden yeni çıkmış börek aldım, balıkçı kahvesinden çay söyledik, bir de kalan kumanyaları yedik. acemi yömyesi olarak 15 lira da pay düştü bana, Allah bereket versin.

eve gidince duş aldım ama arınamadım, uyandığımda yattığım yeri bilmiyordum.

bir gün bir gün bir çocuk

limanda balık bekleyen kediler gibi sünepelik yapıp beni teknesine alıcak birini bekledim, şanslıydım ki sürat botuna denk geldim, üstüne yemek bile vardı. ölenler bir daha ölmez diyerek demiradalılara göndermemi yapıp karaya dönüyorum. dut haram olmazmış, gördüğümüz yerde dalabilirmişiz, zati olmuş dut en fazla iki gün kalıyor dalında, bizim dutlar bana yeter yetmesine ama başkasınınki her zaman daha tatlı, dalarım. dondurma yiyorum, belediye başkanı geldi masaya, "sana da söyleyem abi" dedim, "yok be minim şimdi açılış konuşmasını zor yaptım, eriği fazla kaçırmışım, eve çıkçam bi soluklenem" dedi, adam sıççağını söylüyo lan, elinde büyümüşüm, zarar etmezmiş. az siyaset konuştuk, çok sıkıldım. bir de sanırım tam karabigalı oldum, konuşmam pek hoş. kaymak hüseyin de içkiyi bırakmış, eskilerden kimse kalmadı. perşembe sabahına yarım kilo jumbo ayırcak bana, akşamı pek hoş olcak, elbette ben pişircem.


sahil kasabasına yerleşmek isteyenlere rehberlik yapılır

tatildeyim ya ben, son iki günümü özet geçicem şimdi;

cuma sabahı anneme kahvaltı hazırladım, pazara gittik, nelerin güzelinin nerelerde satıldığını öğrendim, artık evde olduğum sürece pazar benim işim, kabir azabını dünyada tatmayı kendim istedim. pazarın sonunda çiçekçi vardı, begonya ve adını bilmediğim bi çiçeğin sarısını ve pembesini aldım, onları bahçeye diktim, üçü sadece beş liraydı. sindirella olarak çaya gelecek misafirlere kek yapma işini de bana yüklediler, bi kere marifetini göstermeyedur, yaptım, o kadar yapmışım ki hala yiyorum, tatsız da olabilir, kaldığına göre. akşam kardeşimle basketbol maçı yaptık, kazanan oydu, bakkala gittim. annemle bağa gittik, yaprak topladık. karameli de götürdük yola alışsın diye, yarısını kucağımda gitti, kendisi 3 aylık bi köpek, alt katta yaşıyor.

cumartesi sabahı tektim, ucube görünümlü lezzetli pancake kulesi (kule ne? iyice tevekkel oldum) yaptım, yapmam bir saat, hepsini yemem iki saat sürdü. akşama kadar breaking bad izleyip arada karamelle oynadım, oyuna doymuyo, karnı zaten hep aç. kardeşim geldi, iki maç yaptık, ikisini de ben aldım, kızlar da türkiye şampiyonu olmuş, onların konvoyu vardı, kurban da kesmişler. hasan su doldurmaya gitti. gece boyunca kumsalda oturduk, yazacağım kısa zımbırtılara malzeme topladım, promillilerden, adamlar askerde zodyak kaçırıp alsancak'ta bara gitmişler. asker hikayelerine bayılıyorum!

pazar sabahı garip olan babamın evde olmasıydı, gece gelmişti, kendisini sene aşırı görmüşlüğüm bile var. öğleden sonra bağa gittik, üzerime gelen bozyürük mü ne öyle bir yılanı öldürdüm. dönerken baykuş ölüsü gördüm. akşam iskeleden balık tutmaya niyetlendik, 1 iq seviyesindeki kaya balıklarından başka bi şey gelmedi. kaymak hüseyin'in yanına uğradım, dümeni tutmaya biri lazımmış onunla açıldık, tekir ağı attık. dönünce de yeni ağları tekneye yerleştirdik, yemelik tekir kazandım.

aralarda sigara içtim, karameli doyurmaya çalıştım, kenelerini ayıkladım.

bi de sabah burnlü, sodalı, vişne ve limonlu bi şey yapmaya çalıştım, beğenenler de oldu içmeyenler de, bazı insanlar çok kaba.

videolar var işte

leylekten başka her şeye benzeyen kuşları leylek sanan isorak;



bi 10 saniye video çek derken beni çeken kardeşimin çektiği video;



bu velet de karamel, alt katta takılıyo, ısırmayı öğrencek yakında;




Bi tane daha buldum, ekleyem dedim;


scarface

Bakıcım kahvaltımı getirmişti, tek başıma yedim. Başka bir canlıyla aynı yerde bulunursak birbirimize zarar verirmişiz, kafesimin içinde istediğim gibi at koşturabiliyorum anlayacağınız.

Kürküm, artan sıcaklardan dolayı iyice rahatsızlık vermeye başladı, sevmesem de onu, kışları pek sesimi çıkartmıyorum.

Bir yandan yüzüme düşen perçemleri arkaya atmaya çalışırken tek gözle de etrafı süzüyordum. Sol tarafta bir uğur böceği var, fanusun içinde, kendisi o sabah sümüklü böcek gibiydi, iğrendim, kafamı çevirdim. Karşımda leoparlar var, karı koca ve ufak yavruları, arka tarafımdaki kargalar bokunu sıçmadan abaküsle toplama yapmayı öğreniyordu ufaklık, baba onun beceriksizliğine sinirlenip bir pençede hem abaküsü hem de çocuğunu paramparça ediverdi. Ne yapabilirdim ki? Bu sefer sağ tarafımdaki havuza baktım, en akıllılığı şaibeli de olsa en akıllılardan olan yunuslar pipolarını tüttürüyordu, sonra en uzunları galizli bir küfür savurdu, hepsi fırsat kolluyormuş, ortalık karışıverdi. Meğer birinin ayakları varmış da herkesten saklıyormuş, topuklayıverdi hengamenin ortasından. Dedim ya, akıllılar işte, yüzgecinin altından uzi çıkarıp ateş etmeye başlayandan bahsetmiyorum bile.

Ya ben ne yapacaktım? Bu koca gün gibi günlerden oluşan koca bir ömrüm var daha önümde, bunu şikayet etmekten vazgeçtiğim o gün de biliyordum pek tabi. Hiç bir şey yapmadan tüm kedilik yasalarının dışında olmayı dilemeye başladım, üzerime geçirilmiş itaatkar elbisesinden sıyırdım zihnimi, en azından hayallerimde tüm kral aslanları vahşi pati darbelerimle deviren gangster ve anarşiste, biraz da serkeş bir şeye dönüştüm.

bal damlıyor

"Risk budur" yazan öğrencinin efsanesi var. Ben de böyle olmasa da buna yakın bir halt yaptım ve bunu sanırım herkese anlatıyorum.

Mesleki yazışma diye bir dersim var, sınavı 90 dakikadan fazla sürüyor. Ben sınav dönemlerinde bazı günler çalışmaya inanmam, bunun günü de onlardan biriydi, sadece daha önce yazdığım bir örneğin üzerine notlar tutmuştum.

Sınavda Honolulu Devlet Başkanının resmi ziyareti için güvenlik önlemlerinin alınması hakkında bir yazı yazdım ve adamın adını Anakin Skywalker yaptım. Başka bir yazımda da Kayser Soze'nin imzası vardı. Bir de çıkmaz denip çalışılmayan bir tablo taa ne zamanki dersten aklımda kalmıştı yarım yamalak, onu çizdim. Sınavdan 40 dakikada çıktım. Bu durumda dersi alttan alacağımı düşünüyodum ki notlar açıklandı ve 60 almışım, ortalama da tam 60. Hocanın geek olma ihtimali var mı bilmiyorum. Bu sene hala 6 bütünlemeli yılın ardından düz geçme ihtimalimi koruyorum, ceza özel ve ceza genel alttan açıklanmadan bir şey diyemem tabi.

Fazla zamanınızı almıcam deyip kafa ütüleyen konuşmacı girişi yaptığım için üzgünüm.

çorabımın teki hala yok

normal günler yaşıyorum, sıkıntım hep aynı düzeyde, yatmadan önceki açlığım aynı düzeyde, kafamın içindeki kötü düşünceler keza, uzatırım da uzatırım bunu. sıradan işte, değişimsiz. kötü bi hayatım var belki ama çok kötü olmadığını biliyorum, tadı güzel olmayan fakat besin yönünden zengin yemekler kadar kötü falan. hani diyorum iyisi olmayacaksa arada beni zorlayacak kadar kötü şeyler olsun, en azından değişiklik olsun. iyi olur bu. spor yapıyorum düzenli olarak, sadece hafif bi ağrı oluyor vücudumda, bazı günler çok zorluyorum kendimi de acı hisseder oluyorum, inanın o daha hoşuma gidiyor. bedenindeki morluklardan ve diş ağrısından haz alanlar olduğunu biliyorum, ben de onlardanım. sapıklık değil bu. öldürmeyen yumruğun güçlendirmesi de pek sayılmaz. sadece değişiklik iyi.

kafamda yakınlarımı kaybettiğim senaryolar üretiyorum, bazen bu aileme kadar varıyor. şimdiki belki bi rahatsızlık olabilir bilmiyorum, çok kişiye sormaya cesaret edemediğimden siz de böyle olabilirsiniz diyemiyorum. o kurgulardan bazıları şu halimden daha iyi bi halde olabileceğimi düşündürüyor beni. yakınların gerçekten yakın olmaması gibi bi şey yok, ciddi yakınlar hep rol alanlar. 

gerçek problemler meşgul etse beni, eften püften olanlarını unutçam en azından, kafamı gerekli yere yormuş olucam, belki bi işe yarıcam, bilmiyorum. toparlayamıyorum, bu kadar. 

düşünmek için değil, yaşamak için yaratılıyoruz.

mübarek

bayramların kışın ortasına geldiği zamanlardan birinde annem ramazan bayramından önce iki takım elbise almıştı bana (takım elbise derken takım elbise değil, ben ilk sivil ceketimi bu sene aldım),  o aradaki iki ayda bunlardan birini hiç giymedim. kurban bayramı yaklaşınca da annem nasılsa onları giymediğimi ve bana bayramlık almayacağını söyledi, şaka gibi, bayramlıksız olur mu? şaka yapmıyomuş, almadı da. o bayram yataktan çıktığımda saat epey geçti ve tüm bayram boyunca kimsenin elini öpmediğim gibi kurban etinden de yemedim.

bugün de kandil ama etrafta ne kandil simidi var ne akide şekeri. lokum ve meyve suyu bile yok. orta çaplı bi inanan olarak dua etmem gerekiyor ama ben mükafatın kaporasını önceden ve somut olarak istiyorum.

evet, kandiliniz mübarek olsun, dua edin. 

ha bi de hacerül esved taşından tesbih yapıp satmayı planlayan insanlar tanıyorum, kendilerini asla ifşa etmem. benim bu konuda da çarpık görüşlerim var, bence hacerül esved büyük bir ihtimalle meteordan ibaret. değilse ileride gg.

oktay usta'dan kandil simidi tarifi; http://twitpic.com/8f6rc7


sakal erkeğin makyajı


sakallarını kesen erkekler genelde böyle olmaz, bundan bin kat daha beter olur, Luke Wilson yine gideri olan bi abimiz. her sakal kesme seansı (burada seans denmez aslında ama ne desem bilemedim). beş gün önce yer yer kızıla çalan sakallarım vardı (sakallarım diye kullanmam doğru mu? bunu da bilmiyorum) ve zati benim herhangi bir giderimden bahsedemeyiz. şimdi ise çok çok, sayısal bir değer vermek istemeyeceğim kadar soğuk havada dışarda bulunmaktan dolayı kuruyan suratım, acıyan dudaklarım ve yakında düşecek burnumdan başka bir sermayem yok. ankara'dan selam vermiş miydim?

sakalın erkeğin makyajı olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz değil mi?

yine işte

eskiden olsa gidiyom ben diye ağlardım da şimdi gerek duymuyorum. yurtsuzum ben. yeminle bak. hani hiç bi ülkenin vatandaşlığa kabul etmediği kırıklar var ya, onların yerli turist haliyim. çanakkale'ye geldim, kimsenin haberi olmadan gidiyorum. gelmeden önce bi kişi bile sormamıştı zati "ne zaman geliyon bea, özledik?" diye falan, böyle piç gibi yaşayıp gidiyorum. ankara'ya gitçem işte sabah, kimse hadi şu gelse diye beklemiyo. gerek yok böyle atraksiyonlara, yani gidiyorum diye üzülmeme, gidicem gelicem, gidicem gelicem.



phantom menace'ın en iyi kısmı yarış bence.

ımh

ankara'daki odamın camından bi adet onur air uçağı (içi boş, çalışmıyor) ve çeşit çeşit helikopterler görünüyor. çanakkale'deki odamın camından ise bi adet karaya oturmuş gemi ve çeşit çeşit deniz araçları (gemiler, gırgırlar, kayıklar) görünüyor. ve aslında ne ankara'da ne de çanakkale'de odam var buna rağmen bahsettiğim iki manzarayı da çok zor bulursunuz, yerime geçmek isteyen var mı? ben anlaşmayı kabul ediyorum.


ankara;



çanakkale;



nasıl?

film izlerken, muhabbet ederken, bira - çay - kola içerken, yanındaki mısır - bisküvi - kek - çubuk kraker - balık kraker ya da her neyse, onları yavaaş yavaş yemeyi nasıl beceriyorsunuz? az önce 1 kova mısır patlattım, dizinin 20. dakikasına geldiğimde hepsi bitmişti. ben onları dert olarak görüyorum, bittiklerinde rahatlıyorum, bedenim zayıf ama ruhum hala şişman.

biz üç kişiyiz

"ilk gecem köyde olsun istiyorum, sonra eve gideriz ama önce köye bi geleyim." biraz acınası bi cümle, bi esirin ağzından çıkıyomuş gibi deyip geçtim. insanların uzun süre oturmaması için götlerinin acımasını sağlayan bi boşluk bi tahta şeklinde yapılmış zımbırtılara oturdum, ceza çalıştım, yani ilk iki saat çalışmaya çalıştım, az önce de epey bi konu bitirdikten sonra artık çalışmayı bırakmam gerektiğine kanaat getirdim. buralar 'girizgah'. daha sonra genç werther'in acılarına geçmeyi düşünüyordum fakat alayı gereksiz. insan gibi olmak için ders çalışırken çay içmek gerekir ama çayın suyunun musluktan doldurulması pek tasvip edilmez ve tabi çay su ısıtıcısının içinde demlenmez. yok kek ve kurabiye şart değil ama kıçın acıması kötü. insan onuruna yakışmıyor en başta. saat 4 gibi gelen leblebilerin, karışık çerezler arasında sona kalan kara sarı kavrulmuş nohutların şerefine bi çay daha yaptım, şimdi onlar midemde şiştiler ama hala bi göbekten bahsedecek durumda değilim. sürekli bir şeyleri zorlayarak yaşamaya çalışmak kötü. özetle spor yapın.


default ders çalışma keki, bence kadınlar sadece günlerde yaptıkları şeylerde fazlaca estetik kaygısı güdüyorlar.


ikinci el telefon almayın

"sen burada yaşamayı hak ediyor musun?" sorusuna hep "hayır" cevabı alıyosam burada yaşaması müstehak olanlar kim? hayat beni oyalamayı bırakınca daha çok sapıtıyorum, hiç değilse oyunla oyalasa olur. porno, içki, kumar kötü şeyler. 


sabah aynaya kaç defa o traş makinasıyla hep o pis saatte aksettiğimi düşündüm, ortamdan soyutlanmış gibiydim. bu bi kere de kız kardeşim üç yaşındayken olmuştu, "oha bizim ailede ufak bi kız var" diye yanmıştı ampül. işte böyle, yeni anladım daha her sabah aynı haltları karıştırdığımı, epey alığım.


gece yerde yıldızlar vardı, projektörün ışığını yansıtan buzdan küçük gezegenler de olabilir. bu arada küçük prens'i rahat bırakın. ben o yıldızlara bastım, ayağım kaydı. bi aydınlanma da o anda yaşadım, epey garip bi yerdeyim.