gala - freed from desire



bu şarkıyı sabahtan beri mırıldanıp adının ne olduğunu düşünüyoduk, genelde carte d'or reklamında kullanılan şu şarkıya doğru yöneliyoduk ve iki saatlik uğraş sonucu gerçeğine ulaştık, hayırlısı.

yine işte

eskiden olsa gidiyom ben diye ağlardım da şimdi gerek duymuyorum. yurtsuzum ben. yeminle bak. hani hiç bi ülkenin vatandaşlığa kabul etmediği kırıklar var ya, onların yerli turist haliyim. çanakkale'ye geldim, kimsenin haberi olmadan gidiyorum. gelmeden önce bi kişi bile sormamıştı zati "ne zaman geliyon bea, özledik?" diye falan, böyle piç gibi yaşayıp gidiyorum. ankara'ya gitçem işte sabah, kimse hadi şu gelse diye beklemiyo. gerek yok böyle atraksiyonlara, yani gidiyorum diye üzülmeme, gidicem gelicem, gidicem gelicem.



phantom menace'ın en iyi kısmı yarış bence.

bir gün bir gün bir çocuk

tıraş olmaya gittim, berberde tarımla alakalı bi kanal açıktı, adı bereket tv olabilir. yollarda veya yolcu diye de bi programda Trakya tarafından çiftçileri gösteriyolardı sırayla. bi amca bahçesini tanıtıyodu, beş buçuk dönüm araziye çeşitli meyveler ekmiş, bi kısmını da bostan yapmış. sunucu "para kazanabiliyor musunuz buradan?" diye sordu, adamın yanıtı şuydu; "benim dört çocuğum var, ben bizi çekirdek aile sanıyodum, sonra geçen sene bi toplandık bi baktım kocaman bi aile olmuşuz. gelinler, damatlar, torunlar. ilk defa bu sene meyve vericek zaten bahçe, ekeli üç sene oldu, bize yetsin de gerisini boşver." bi de bunlar bizim buraların ağzıyla söylenmişti.

komik oldu onu gülmüştüm.

perfect sense

ne zamanlardır bi film hakkında yazmıyodum. genelde sıradan filmler izliyorum ne çok kötü ne çok iyi.


perfect sense'in çok reklamını yaptılar, özellikle facebook'ta. benim de ilgimi çekiyodu, Ewan McGregor bi yandan, Eva Green öbür yandan. hoş insanlar sonuçta. birisi koskoca Obi Wan Kenobi diğeri ise hanımağadan tutun öğretmene oradan alın iflah olmaz bi hippieye kadar her şey olan çilli ve gözlü ve beyaz. (o cümle bitti)


filmde duyular kayboluyo sırayla, en son un ve yağ ile yaşama seviyesine geliniyor, Eva ve Ewan'ın orası burası gözüküyor sık sık, bu kadar. ne romantik, ne felsefi ne de ilginç olma çabası var, bakın onlar bile yok, o kadar boş. kötüleyemeyecek kadar kötü bi film, izleyip de bi şey anlayan olduysa anlatsın.



Allah affetsindi

yedi uyuyanlar zamanımızda uyuyo olsaydı ben de onlardan biri olurdum. hiç olmadı yedekler arasında olurdum. soğuk çamaşır ipinde tek başına sallanan mandal gibiyim. onlar uyumamış olabilirler, belki de bi ömür pineklemişlerdir de kendilerine geldiklerinde paradan çoktan altı sıfır atılmıştır. dinde mecaza yer var nihayetinde. bana kalsa kutsal olayların yaşandığının düşünüldüğü yerleri bilmemiz çok saçma. bi antisemitist gitse Tur Dağı'nı yok etse, Hira Dağı'na resim çizseler ya da ne bileyim Balıklı Göl'de taş sektirseler olmaz, insanlar rencide olur bi kere. güçleri yetmez mi orasını bilemem. yetebilir. kötülükleri yapanların gücü yerinde oluyor genelde.

tumblr gibi





ımh

ankara'daki odamın camından bi adet onur air uçağı (içi boş, çalışmıyor) ve çeşit çeşit helikopterler görünüyor. çanakkale'deki odamın camından ise bi adet karaya oturmuş gemi ve çeşit çeşit deniz araçları (gemiler, gırgırlar, kayıklar) görünüyor. ve aslında ne ankara'da ne de çanakkale'de odam var buna rağmen bahsettiğim iki manzarayı da çok zor bulursunuz, yerime geçmek isteyen var mı? ben anlaşmayı kabul ediyorum.


ankara;



çanakkale;



pikachu ağlama beni de ağlatacaksın

video


bu videoyu gece yüklemiştim, sabah da filmin tümünü izledik, kardeşim sahici ağladı ya be. hakkını vermek lazım az duygum olsa ben de ağlardım.

ÜmNi

bozayı alıp bakkalın masasına koydum, yandaki dolabı açtım ve altılı soda çıkardım. bozaya tarçın, sodalara karanfil atıp içecektim, ilaveli olan çoğu şeyden hoşlanıyorum, tek kişinin şarkılarındansa düetleri seviyorum. ilavenin yakışmadığı şeyler de var tabi; çay ve kahve. zaten çoğu şeyden demiştim, örnek vermeme gerek yoktu. ha bi de tarçın pilav hariç alayına gider. çikolata da alıcaktım, raflara  döndüm, evdeki helva bitmişti ve ben yemekten sonra bi yudum da olsa tatlı bi şey yemezsem aç kalmışım gibi hissediyorum. deliriumlarla kesişip bisküvili çikolatalara selam verirken bakkala Ümgül Nine geldi, bundan sonra kendisinden ismen bahsetmem gerekirse ÜmNi diyeceğim. (Ümgül Nine de derim istesem ama istemiyorum demekki, sonuçta  ÜmNi'yi her seferinde yazmayacağım, kopyalada duruyo.)

ÜmNi üç kilo ebegümeci, yarım kilo zencefil ve dört tane havuç istedi, bakkal başına gelcekleri önceden bildiğinden şaşırmadı tabi, ben biraz şaşırdım, kendisini sadece bağa giderken görüyodum, keşkek taşının başında oturuyodu boş boş. ben gittim yanına, bi gofret aldım, bakkala "bunun da parasını benden al" deyip gofreti ÜmNi'ye verdim, "gel teyzecim evine gidelim" dedim, yardımsever damarım kahrolsun. evde kimsenin olmadığını söyledi, canı sıkılıyomuş. "gelinlerin orada ya" diye ikna etmeye çalıştım, "yok gelinim falan benim" dedi, "annem gezmeye gitti, o gelsin öyle gitçem eve, karnım da acıktı ama annem olmayınca beceremiyom ben bunlarla yemek yapmayı" derken elindeki lastik ayakkabıları gösteriyodu.

çetin ceviz çıkmıştı bizim eski toprak, sonunda dört gofret, bi sade gazozla kandırdım kendisini, evine götürdüm. ayaklarıma yatırıp salladım, uyudu. karyolaya kaldırıp bahçeye çıktım, "uyudu sizinki, şişşt sessiz olun" diye uyardım gelinleri. ellerinde benim gofretlerin paketlerini gördüm, çok sinirlendim, masalarındaki oyaları alıp hemen çakmağımla yaktım. bana bi bardak gazoz koymamaları da zoruma gitmişti zaten. gönen oya pazarındakilere anlatırlar artık dertlerini.

adil mahmut

birbirine tahammül edemeyen üç kişiden oluşan bir aile gelmişti Sema Ablamı istemeye, sanırım birlikte en fazla durdukları yer de bizim evdi. kız isteme tekerlemesine girmeden yapılması gereken sancılı konuşmada bana da rol düşmüştü, "ah" dediler "Mahmutumuz gittiğinde Ercan kadardı, Allah yaşını benzetmesin". Mahmut damatın kardeşiymiş, intihar etmiş, 16 yaşındayken. çok çalkantılı bi dönemde bu insanlar da tuzu biberi olmuştur garibimin, kendine hak verdim epeyce. daha sonra afaki konuşmalar birbirini takip etti ve söz tekrar Mahmut'a döndü, Mahmut geceye lanet gibi çökmüştü, gitmek bilmiyordu. daha kızı istemeden doğan çocuk erkek olursa isminin ölü amcasının ismi olmasını istediklerini beyan etmişlerdi, tabi babam delirdi, "efendim" diye kibarca başladı söze, ben çok bilirdim onun bu kibarlığını, "ölü götü ballı olur bilirim ama iyice saçmalar oldunuz,  bu zamanda yavruya amerikan şalvarını ayağına ilk geçiren padişahın adını verecek değiliz ya canım."



bu sabah yağmur var

çok fazla yağmur yağıyodu, sonra doluya çevirdi. sağanağı kullanmadım çünkü orada alengirli bi durum vardı, tam bilmiyorum, marjinal edebiyatçı yavşakların çıkardığı bi şey, galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evladır diyorum da kimse dinlemiyor beni. sağanak işte, sağanak yağmur doluya çevirdi. ben balkona atladım hemen, çayım vardı, ah bi de sigaram olsa dedim, sigara fena bi şey, içmeyeli iki sene bile olsa aklında, boş kalınca ilk o geliyo aklına, sevgilin olsa o kadar düşünmezsin, öyle bi şey, içmeyin sakın.

ah dedim, yağmur ve dolu, bunlar da hareket var, bana yaşadığımı hatırlatıyor. hem hala soba yakılan yerlerde yağmurun kokusu diğer yerlere göre daha güzel, neticede hala soba yakılan yerde toprak olması da kaçınılmaz, burada çok toprak var, bahçeler falan. denizli yerin yağmuru zati başka.

baktım annem de benim olduğum balkonun o tarafa gelmiş, camdan dışarıya bakıyo, ağzı kıpır kıpır. denizci karısı sonuçta, kendimi bildim bileli böyle; ilk damlada, ilk gök gürültüsünde başlar bi şeyler okumaya. bunları yazsam mı diye düşünüyodum, sonra vazgeçtim, yağmurun yaşamı hatırlatması falan, bunlar bana göre ziyadesiyle romantikti. içeri girince annem "üç kulu bi elham okudun mu?" diye sordu, okumadığımı söyledim, "okusana Deniz ile Beyza'ya" dedi, onlar da kardeşimin sevgilisinin aldığı ve daha ilk günlerinde ölen balıklar, hala balkonda defnedilmeyi bekliyolar, ben de babam için sordu sanmıştım, yine de okumadım, balıklar da denizciler de genellikle başının çaresine bakabiliyor.


megan fox masumdur

sabah uyandım, 12.30 falandı, kendime kahvaltı hazırlarken bi yandan müzik dinleyip bi yandan da sesi kısık tv den megan fox röpartajını (saba tümer ile olan) izliyodum, megan fox'u izliyodum. sonra bi altyazı dikkatimi çekti, "buraya gelmeden önce İstanbul'u kasaba sanıyordum, öyle değilmiş, burada sanayi vs vs de varmış." gibisinden bi şey. a ha dedim çevirmen town duyduğu gibi kasaba demiş, ilkokul 4 ingilizce kitaplarında resimli kelime anlamı bölümünde town'ın karşısında tavuklu sokakları olan bi yerleşim yeri oluyor genelde, onun suçu yok. ha belki amaç ilgi çekmekti bilemem de town sadece kasaba değil, izlediğim filmlerden, okuduğum kitaplardan bunu anladım. ufacık tefecik, içi dolu turşucuk şehirlere de town deniyor, mülki haritada isimlendirmiyolar sonuçta. işte böyle bi şeyler, daha fazla yazmaya üşendim.


bi de istanbul'a nasıl kasaba der diye feryat fügan edenler, güzelim kızı yerden yere vuranlar var, onlar taş olacaktır büyük bi ihtimalle.


öf öyle.



nasıl?

film izlerken, muhabbet ederken, bira - çay - kola içerken, yanındaki mısır - bisküvi - kek - çubuk kraker - balık kraker ya da her neyse, onları yavaaş yavaş yemeyi nasıl beceriyorsunuz? az önce 1 kova mısır patlattım, dizinin 20. dakikasına geldiğimde hepsi bitmişti. ben onları dert olarak görüyorum, bittiklerinde rahatlıyorum, bedenim zayıf ama ruhum hala şişman.

takım seçilirken en sona kalmak


hala uyumamış olanlar için masal

ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken çok uzak bir ülkede yaşayan prens varmış. kral babası onu uzaktaki bir şehire sürmüş fakat çocuğunun gözünü boyamak için de onu şehrin dükü yapmış. dük ilk başta bu durumdan çok hoşnutmuş, istediği her şeyi kimseden izin almadan yapabilir olmuş. gel zaman git zaman dük iyice büyümüş fakat şehirdeki herkes ondan çekindiğinden dolayı yanına bile yaklaşamıyormuş, batak atmayı öğrenmeden büyümüş sabi. yalnızlıktan sıkıldıkça başkente gitmesine izni olan dük, yolları sık sık aşındırmaya başlamış, gerçekten de rahatlıyormuş bu seferlerinde. 

yine bir seferinde kraliçe annesinin haberi olmasına rağmen kapıdaki nöbetçilerden başka dükü karşılayan olmamış. adına özel ziyafet vermeyi bırakın bir masa bile kurmamışlar garibime. üç gün odasına kapanmış, yol için hazırladığı çıkındaki yemeklerle idare etmiş. onlar bitince sokaklara vurmuş kendini, ihtişamlı ve zengin ana caddelerden hemen sağa sola doğru akan fakir sokaklara. oralarda efes pilsen bira içen rahibeler varmış, dük efes bira içmiyormuş. en son  müslüman mahallesinde becks içen sofuları bulmuş. bi şişe kaptığı gibi oturmuş yanlarına, buralarda da sefillik varmış ama o zamanlar her şeyin Allah'tan gelip tekrar Allah'a kavuşacağına inanılıyormuş, başka kimseden bir şey gelmeyeceği gibi elden de bir şey gelmezmiş bu müşkül halleri için. tabi bira içince canı sigara da istemiş dükün, epeyce bir zamandır paket taşımıyormuş , bi camel soft için ruhunu satmış köşedeki tefeciye, onu bitirince de bedenini iri taşlı sokağa bırakmış yüksek burcun yarısındaki balkondan.



zimbabve

"din toplumların afyonudur." lafını lanetleyenler sadece bunaldığında dine sarılıyorsa, toplumların olmasa da kendi afyonlarının ne olduğunu ayyuka çıkartıyorlar.


ben bugün, "nabak hacı bunaldık, Allah sana da nasip etsin." denildim.

biz üç kişiyiz

"ilk gecem köyde olsun istiyorum, sonra eve gideriz ama önce köye bi geleyim." biraz acınası bi cümle, bi esirin ağzından çıkıyomuş gibi deyip geçtim. insanların uzun süre oturmaması için götlerinin acımasını sağlayan bi boşluk bi tahta şeklinde yapılmış zımbırtılara oturdum, ceza çalıştım, yani ilk iki saat çalışmaya çalıştım, az önce de epey bi konu bitirdikten sonra artık çalışmayı bırakmam gerektiğine kanaat getirdim. buralar 'girizgah'. daha sonra genç werther'in acılarına geçmeyi düşünüyordum fakat alayı gereksiz. insan gibi olmak için ders çalışırken çay içmek gerekir ama çayın suyunun musluktan doldurulması pek tasvip edilmez ve tabi çay su ısıtıcısının içinde demlenmez. yok kek ve kurabiye şart değil ama kıçın acıması kötü. insan onuruna yakışmıyor en başta. saat 4 gibi gelen leblebilerin, karışık çerezler arasında sona kalan kara sarı kavrulmuş nohutların şerefine bi çay daha yaptım, şimdi onlar midemde şiştiler ama hala bi göbekten bahsedecek durumda değilim. sürekli bir şeyleri zorlayarak yaşamaya çalışmak kötü. özetle spor yapın.


default ders çalışma keki, bence kadınlar sadece günlerde yaptıkları şeylerde fazlaca estetik kaygısı güdüyorlar.


yaşanmamış bir olay

-ağrı kesici var mı?


+yok. ilaç kullanmıyorum, vücuda giren tüm yapay maddeler dengeyi bozuyor, işlenmiş şeker bile duyguları etkiliyor. hem bakteriler de ölüyor.


-sağol.


pezevengi sanırsınız ki iflah olmaz hippinin biri, altı üstü yirmilik dişlerden çekim var.





dersimi çalıştım

ikinci dünya savaşından sonra hakim sosyal devlet anlayışı dolayısıyla mağdurların ihtiyaçları gideriliyor, onlara tazminatlar ödeniyordu. daha sonra bu, devletlere, özellikle de Amerika'ya epey külfetli gelmeye başladı ve devletler yavaş yavaş sosyal devletli ve keynezyenli anlayışlarını terkedip yerine neo-liberal ekonomik sistemi getirdiler. bu sayede yükleri özel sektöre kaymıştı.


bu anlayış ceza - adalet sisteminde de etkisini gösterdi, rönesansla başlayıp 19 yüzyılın ortalarında yerini pozitivist okula bırakan klasik okul öğretileri tekrardan uygulanmaya başlandı. pozitivist okulda suçluların rehabilite edilmesi anlayışı hakim, klasik okulda ise hapishanelerde ceza çekerek suçun önlenmesi anlayışı.
rehabilitasyonun hem masraflı oluşu hem de somut sonuçlar ortaya çıkarmaması sebebiyle klasik okulun da neosuna geçildi ve hapishaneler tekrardan önem kazandı, insanlar içine tıkıldı. suçsuz olanlar da tıkıldı, suçsuz olup da hapishanede yatanlar az olsa belki bu sistemin hata payı olabilirdi ama devlet hapishaneleri kendisine karşı çıkanlardan öc almak için kullanmaya başladı.


sen git zamanında bazı haklarından vazgeç, leviathan'ı oluştur falan, sonra o canavar gelsin seni yesin, olacak iş değil.


tabi bu değişimlerin bi çok alanda olduğu gibi sinema sektöründe de taraftarları vardı.


1971'de çekilen A Clockwork Orange'ın Alex'i, 1975'te çekilen One Flew Over the Cuckoo's Nest'in şimdi adını hatırlayamadığım, Jack Nicholson'ın canlandırdığı karakteri pozitivist okulun işlevsel olmadığını ve hapishanelerde insanların çürümesi gerektiğini yüzümüze vuruyordu.


sonuç bölümüne geldiğimde söylemek istediğim şey; "dünya artık büyük bir köy."


(kompoziyson sınavı olsa ve sonuç bölümüne öyle başlasam en fazla yarı puan alabilirim.)

i belive in all - arkadaşım eşek

sis hiç kalkmadı, yeşil ne kadar canlı varsa üzeri beyaz ve onları kaplayan tabaka gittikçe kalınlaşıyor. en az koca karı memesi kadar soğuk hava. öğleden beri buralara peydah olan kuş sürüsü hiç durmadan ötüyor, felaket tellalı gibiler. bize sadece kutsal sözler ezberleyip meşaleleri kaptığımız gibi cadı avına çıkmak kalıyor. ormanımız zati hazır.

geçmiş yıllarda yine böyle bir hava vardı, o zaman ormana dolaşmaya çıkmıştım. en fazla iki haftalık  köpek yavrusu buldum, cins bir şeye benzemiyordu, cebime atıp odama getirdim, soğuktan nasıl donmamıştı anlamadım. kendine gelmesi epey zaman aldı. bunu takip eden günlerde onu beslemeye devam ettim, bir yaşına girdiğinde ikinci başı çıktı, üç yaşındaysa üçüncü. kimseye göstermedim , en yakın arkadaşlarımdan bile kıskandım. bir gün evde oturuyoruz, o mutfakta işleniyor, telefonuna mesaj geldi. hiç huyum değildir ama onu okudum, işkillenmiştim. bir de ne göreyim, "saat ikide kadıköy iskelesinde buluşalım." yazıyor. hemen cevap yazdım, "beşiktaş'taki kadıköy iskelesi mi kadıköyde'ki mi?" diye, o anda beyninden vurulmuşa döndü. meğer piyanist şantör olmak için mezarlıkta klip çekmeye gerek yokmuş.



pilardo oyniyiler


bilardo masası, irlandalı insanlar ve herkesin istediğini açıkça söyleyen "babalık". işte bir o an ile daha değil, o an  olunca fotograf olması gerekir. hep şu lanet kalıplar. ben çocukluktan adamlığa süblimleşiyorum artık, hiçbir zaman genç olamamanın hezeyanları sardı dört bir yanımı. (vallahi hezeyanı kullanmak istedim, delirium harika bir çikolata a insanlar)


soğuk demire dil değdirilince gerçekten bir yapışma vuku buluyormuş. çok yapışkan insanlar da var. bazıları yalnızlıktan yapışkan. onların bazılarının yalnız olmalarının sebebi de kafayı yemiş olmaları. deli gözlerine sahip çocuklar tanıyorum. somebody please come over here...


liechtenstein'a yerleşmek kızıl elmamdır, ona ulaştığım zaman vatanımı seve seve koruyacağıma yemin ederim.