the shining

yapan adam kubrick, oynayan jack nicholson, yazan stephen king. tabi stephen king kubrick kitabımı tam anlyamadı diye lagaluga yapmış sonra ama BSG yi hakediyor. bu adam ne istiyosa rahatlıkla veriyo, filmin türü gerilim, üç tekerlekli bisiklet süren çocukla germeyi başardı, daha ne olsun?



müzikler alışılmış kubrick müzikleri, a clockwork orange, 2001 i izleyenler yabancılık çekmeyeceklerdir, full metal jacket ın müzikleri böyle değildi.

filmde bi kadın var, delirtti beni arkadaş, film olmuş artık, koşması, mimikleri, az kalsın baltayı alıp ekranı parçalıcaktım o kadar, kendinize eziyet etmek istiyosanız izleyin filmi, gerçekten geriyo. (ehe başrol kadınından nasıl bahsettim ama :) )


diyalog / replik falan


"All work and no play makes Jack a dull boy." cümlesi film için on milyonlarca kez daktilo edilmiş kubrick in asistanı tarafından.




*wendy i'm home


* how's my credit, lloyd?
- your credit's fine, mr torrance..


borcum ne kadar lloyd?
senin paran burada geçmez bay torrance.


*women.. can't do with 'em, can't do without 'em...
- words of wisdom, lloyd my man, words of wisdom..


kadınlar, ne onlarla ne onlarsız.
bilgeliğin sözleri, lloyd adamım, bilgeliğin sözleri.


redrum = murder

the extra man

alper canıgüz twitterda yazmış, bi bildiği vardır deyip indirdim, izledim.


kırılgan bi insan olan louis ives, onun cinsel deneyimleri ve ev arkadaşı harrisondan bahsediyo.

sıradan olcak biliyorum ama louis de kendimden bi çok şey buldum, cinsel deneyimlerinde değil tabi, mesela harrison bi yerde;
"bu genç adam çok okumuş ama gerçek hayatı hiç bilmiyor." diyor. ben kendimi böyle tanımlıyorum, çok okudum, çok izledim ama gerçek hayatı bilmiyorum, tecrit edilmiş şekilde yaşıyorum çünkü.
sonra louis in rahatlamak için yazı yazması var, ben de bu yöçntemi kullanıp kafa şişiriyorum, hoş az kimsenin kafası şişiyo, istatistiklerden görüyorum ama neyse :) neyse de ne can sıkıcı bi sözcük demişti alpay erdem bu hafta.


filmin çekimi çok iyi, her sahne ayrı bi fotograf, pastel renkler kullanılmış, the royal tenenbaums ve jeux d'enfants gibi, öyle olunca göz yormuyo hem.
louis in sesi bi tuhaf, karaktere tam oturmuş.

insanların çıkar için iyilik yapmasından bahsediyo film, louise karşı herkes böyle, ufak bi iyilik yapıp kocamanını bekliyolar.


diyalog replik falan;

*harrison: princeton? princeton bu günlerde nasıl? bir zamanlar harikaydı ama sonra kadınları aldılar.

*harrison: biyografimi yazabilirsin, ruhumu asla.

*louis: bana göre ayrı masalarda oturmamız çok saçma.
-harrison: her saygın erkek bir kadının karşısında oturur.



izlersiniz işte.



beş şehir


Bu adamlar ne yapsa kabulum diyebileceğim bir grup bunlar afilli filintalar. Bu filintaların benim gözümde en afillisi film çekerken Onur ÜNLÜ şiir yazarken Ah Muhsin ÜNLÜ isimli şahane insan. Polis filmiyle çıkmıştı karşımıza anladık garip bi insan. Bu adam için izledim bu filmi.

Film enteresan, tam beklediğim gibi. Tezgahtar bi kızı dikizleyen psikopat ruhlu polis, her sabah kendi kendine rulet oynayan oyuncakçı öğrenci ve en yakın arkadaşı kedi, folklor takımına girmek için can atan küçük çocuk,anlam veremediğim bir öğretmen,dünya güzeli bir hatun... Film bunların hikayeleri üzerine kurulmuş.

Filmi izleyenlerin çoğu bu ne la tribine giriyo ama adam kedileri konuşturmuş daha ne istiyon gerizekalı dememek için kendimi zor tutuyorum.Çay ve kahve arasındaki farkı bizden daha iyi bilidiği kesin bu kedinin. Tek soundtracki var eserin Ahmet Kaya-Beni Vur. Tirenler geçiyor sialahlar patlıyor çok hoşuma gitti bu film hayatımın filmi oldu.

beylik laflar, saçmalamaca, gece gece

"Kadın kadın olacak be, seni sadece sen olduğun için, sensin diye sevecek. Parayla pulla, kariyerle, güçle, kimin ne dediğiyle , sınırlamayacak. Hem sevgilin, hem arkadaşın, hem annen, hem çocuğun olacak, bağrına basacaksın huzurla... Bileceksin ki evde ‘O’ kadın tarafından beklenmenin zevkini hiçbir zevk yaşatamaz sana..."


bu google docsta tee ne zaman kaydettiğim bi yazının sonu, niye kaydetmişim acaba o yazıyı, iki sayfa boyunca Tanrının bile verirken tereddüt edeceği şeyleri kadından bekleyen biri yazmış. mesela;


"Rahat olacaksın yanında, çok konuşmayacak, beynini didiklemeyecek küçük kurtçuklarla. Sıradan ve kabullenir yaşamanın ne demek olduğunu sindirmiş olacak içine. "


bi bardak su içmeyeee, anamdan kalma gelinliğee razıysaaan gel benimleee.


"Marka düşkünü, moda düşkünü olmayacak kesinlikle...Takip edecek ancak yakışanı seçecek. Sökük, paça boyu, fermuar dikmeyi bilecek, herseferinde terzi aranmayacak pırnık pırnık. Elinden her iş gelecek. Marifetlerini sadece seni elde ederken değil, seni elde tutarken de gösterecek ve tüm bunlar içinden gelecek içinden, göstermelik olmayacak. "


erkeğin görevi "mandalina soy" demek olacak bu ilişkide, bi de dikilcek yırtıklar yapmak.


"Onu bir kediyi sever gibi seveceksin yanıbaşında ve huzurla... Öyle ‘çağırdım, gelmedin, geç kaldın, aramadın, sormadın, kiminleydin, hesap ver’ yapmayacak. Sana yüreğiyle güvenecek, inançlarıyla sokulacak. Bilmem kimin sözüne aldırmayacak, asla arkadaşlarının arkasından konuşmayacak, hele küfür hiç etmeyecek. Sınırını zorlamayacak , salya sümük ağlamayacak, kıytırık nedenlerden hır gür çıkarmayacak. Sözü dinlenir, anlaşılır olacak. Bir hatayı allayıp pullayıp abartmayacak."



bu kısmını okurken de yazan acaba 16 yaşında mı yoksa can yücel gibi saçı sakalına karışmış, kimsesizlikten aşk uzmanı olmuş biri mi diye düşündüm. bu şekilde işte yazı, galiba tamamına burdan bakılıyo.


https://docs.google.com/Doc?docid=0Aeb10rWaXmACZGd4emd0N2tfMGNrajhyM2hq&hl=en



kuyruk müdafası ve zeynel abi


pasaport harcı yatırmak için girdiğim kuyruk, bundan sonra hayatımda ayrı bir yere koyacağım Zeynel abi yle tanışmam için kaderin bana oynadığı güzel bir oyunmuş.kuyrukta beklerken biri önüme kaynadı hiç aldırmadım çünkü önümde milyonlarca insan vardı ve bir kişinin lafını yapmıycak kadar halsizdim. önüme kaynayan adam önümeze geçen birine bağırarak kendi durumunu meşrulaştırdı. sıra yavaş yavaş ilerken orada başlayıp orada bitecek olan dostluklar kurulmaya başlamıştı. önüme kaynayan adamın çaktırmadan elindeki kağıtları dikizlerken adının Zeynel olduğunu öğrenmiş oldum. Zeynel abi dünya üzerinde en çok kuyrukta bekleyen insan olduğunu içeren pervasız açıklamalarda bulundu. guinnes e girmeye ramak kalmıştı ki kulak kabarttığım kadarıyla hentbol hocası olan densizin biri ona meydan okudu. neyseki basit tarihi hesaplamalardan sonra Zeynel abi ye en çok kuyrukta bekleyen insan ünvanını takdim ettik. keyfi yerine gelmişti abimin. neden bu adama bu kadar kanım kaynamıştı bilmiyorum ama seviyordum işte sebepsiz yere. ilerleyen zamanlarda önümüze güzel sayılabilicek biri kaynamaya çalıştı fakat Zeynel abi güzelliğine vurgu yaparak onu aşağıladı. Zeynel abi yerinde duramıyordu hayatına yönelik sırları deşifre etmeye başladı bu sefer. 'benim karım yabancı herkes bana gelip benden yabancı karı istiyor' dedi. aman allahım kuyruk savaşlarının dişli savaşçısı Zeynel abi izdivaç mühendisi çıkmıştı. tam onun kutsal biri olduğunu düşünmeye başladığım sırada american pasaportlu biriyle ispanyolca konuşuverdi. artık herşeyden emindim o kutsal savaşçı Zeynel in ta kendisiydi. para yatırma sırası hayatımın kahramanına gelmişti 300 küsür lirayı yatırırken devletin onun verdiği 300 küsür liarayı nasıl kullanması gerektiğini ilgili memura tembihledikten sonra makbuzunu cebine koyup yağmur la beraber kaybolup gitti.

her yağmurda seni bekler oldum Zeynel abi çık gel artık...

first snow in karabiga

kar yağıyo, ankamall taboccodan puro almıştım, vanilyalı, bi de sıcak çikolata yaptım (sıcak çikolata tadıyla gerçi, kakao işte), bahçeye indim, o bahçe ışığı yanan zımbırtı kardan koruyo, onun altında yaktım puromu, bi yandan puro çekiyorum, bi yandan çikolata. sözde çok muhteşemgiz bi şey yapıcaktım, karı izliycem, arkadan müziğim çalıcak (jethro tull - first snow in brooklyn), ben karı izliycem, böyle garipli birşeyler düşünücem (dün sinemada gördüğüm kız mesela, annem tanıştırdı, daha önce anneme çıtlatmış oğlunla tanıştırsana beni diye, sanırım beni hiç görmemiş, sadece kardeşime bakıp beni almıştı, neyse), parantezde anlattım neyi düşünceğimi burdan kızı anlatayım; kocaman gözleri vardı be, kıvırcık saçları, elleri sıcaktı, tırnakları parlak, gömleği güzeldi çok, ben nedense gömleğin kızlara çok yakıştığını düşünüyorum, bak yine karnıma ağrı girdi, hala ergenim, koca pezevenk oldum halbuki, acemiyim ya çok bu konularda, metro aşklarım da oluyo benim, otobüslerde olmuyo ama ankara-çanakkale arasında olmuştu bi kere. 



ama ben kızı düşünmedim, hala kızı diyorum çünkü aklım acık gittiğinden annem adını söylerken ben hayalimde çayırlarda koşuyodum, öküz gibi, gelincikleri ezip papatyaların hayatına son veriyodum, adını bilmiyorum melis'in (umut sarıkayanın sevgilisi melis değil o!) tek düşündüğüm önce erkekken kadın olan, kadın olunca da tercihinin kadınlardan yana olduğunu farkedip lezbiyen olan insandı, 3 gün sonra da evlenecekmiş. bu insan aklıma nasıl mı girdi? behzat ç 6. bölümde harun gazeteden okuyo, hiç yoksa bürom öyle olsun istiyorum, belki o zaman pişmanlığım gider, puro da güzel değilmiş, tırt circoptan aldığım 10 liralık buna basar, bi de 12 ye aldım, yemişim taboccoyu.

ileri, marş

wikipediada 64 tanesi var; http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk_vatanda%C5%9Flar%C4%B1n%C4%B1n_vizesiz_giri%C5%9F_yapabildi%C4%9Fi_%C3%BClkeler_listesi


ukrayna da eklendi buna, muhabbet yine hadi millet Türk kızları re rö rö, Ukrayna'ya gidiyoruz, lalelideki Ukraynalılara Ruslara para bulamayan aşağıdaki gençler diyo bi de bunu;



ben de Ürdün'e trenle gitsem ucuzdur, orda Hatem var, Kosova'da Çlırım var o bana bakar ama Bulgar pezevenkler çok uğraşıyo, uçakla gitmek gerekir gibi düşüncelere gark oluyorum, Ürdün'e gitmem ama adamın, kan, almak falan.

kedi

kedileri çok seviyorum biliyorsunuz değil mi?






bi tane de ahmak ıslatan yağmuru altında eşek


the cure - the lovecats


eyyvah eyvah 2



ankara'da izlemedim bu filmi, kardeşlerimle birlikte giderim diyodum, annem hadi eyyvah eyvah a gidelim dedi, annem de gelmiş oldu bizle. sinema salonu biganın nostaljik salonuydu, film arada kopuyodu falan, teknik problemler vardı ama pek zararı olmadı.


salon filmdeki karakterlerle doluydu sanki, karnımdaki ağrıların sebebi kızın (kıvırcık saçlar, kocaman gözleri, sıcak elleri, parlak tırnakları vardı be!) anneannesi vardı mesela, oturmaa gidiyoz diye kandırmışlar teyzeyi, filme getirmişler, arada arkama baktıımda kahkahalar attığını görüyodum film sırasında, hüseyin in anneannesinden farkı yoktu, önde oturan gençler de ilk düğün sahnesinde ortada oynayan kızlara, çocuklara benziyodu, gülerken oba bea diyolardı hem :) ne de olsa filmin çekildiği yerde izliyodum filmi.


birincisi çok güzeldi bu filmin, ikincisi muhteşem olmuş, durmadan güldürüyo adamı, recep ivedik veya cengiz küçükayvazın oynadığı saçma komedilerden çok farklı, karakterler daha iyi işlenmiş, olabileceği kadar iyi işte.
çınarın etrafına yapılan düğün yerine bayıldım, süslemeler harikaydı, son sahnede saçma sapan neşe kapladı içimi, izleyebilirsiniz bence, trakyalı seven kesin izlesin hatta pis thracian diyenler bile, hatta ve hatta filmlerin saçma olduğunu söyleyenler bile.


müzikler serkan çağrıdan, düğün alayında onu görünce pek hoş oldum.


şu bütler bitse de isorakla geyikliye bi uğrasak, mavi sandalyelere oturup birşeyler içsek.

sıçtın ağzıma behzat ç

akbaba'nın isyanı, ıssız adamda ağlamamıştım stop

bu sahneden sonra merak ettim, bizim orta k, mantar toplayıcı komser (komiser yazılır) de böyle atar yapıyo mudur acaba diğer komserlere;

-niye ispiyonladın lan çocuğu?
+nöbette uyuyanları söylemezsem başkomserim çok kızar.
-biz söylüyoz mu lan? haa?
+ama ama ben orta k yım, ühüüüü.





kendim yükleyemedim, blogspota bişi kaçmış.

yardımcı oyuncum var

buraya daha önce bi yazısını koymuştum, şimdi o da burdan yazabilcek, yaptığı anlatım bozukluklarını bilerek, idrakınızın zorlanması için yapıyo, yanlış anlamayın. AŞG

kutsalajanda

Ajandası olan insanlardan altı senedir sivil insan gördüğüm vakit duş alma ihtiyacı duyan biri olarak nefret ediyorum. Hangi ideolojiden ruh-i mücerret gibi fışkırdıklarını bilmiyorum ama miğdemi bulandırıyorsunuz. İki gün öncesi mide bulantımın zirve yaptığı gündü. İngilizce hocam belinde silahı çantasında sustalı bıçağı olan kutsal olmayan bir bakireydi. Dersinden kaçmak için sempozyum bahanesi şahaneydi. Asıl konu 'SEMPOZYUM' allahın (c.c) cezası sempozyum. İkincisi düzenleniyordu sempozyumun aralarda kahve vereceklerdi kuru pasta falan iyi gibi duruyodu.
Salona girdiğim vakit anladım ki hayatım hatasıyla karşı karşıyayım. Ajandalılardan biri adı Bengal olmayan bi kaplanın terör üzerindeki etkisini ve Hindistan'daki bir kaç çapulcuyla pkk arasındaki bağlantıyı anlattı. Olayı çözmüştü. İyi iş becerdin pislik herif.
Arkasından biri sigara tiryakisi biri de alkolik olmak üzere iki kişi çıkıp, sigara ve alkolün zararlarına değindiler ironi şöleniydi resmen. Salonda kimse uyumuyordu, herkesin böyle birşey istediği de aşikardı en güzel bölümüydü bu aptal bilgi yağmurunun. Fakat en güzel şeyler her zaman en kısa sürenler olmuştur.
Doğuş çayımı alıp kendime sigara molası verdim. Salona tekrar döndüğümde karşımda kitlelerin korkulu rüyası 'AJANDALI' vardı. Göz göze bakışma yarışması yapacaktım ki onun ne kadar yüce bir ruha sahip olduğunu farkettim. Derken şov başladı, ajandasının ona verdiği yetkiye dayanarak aklımızı başımızdan alıyordu. Bende bu okulun öğrencisiydim ama hiç bir sunumuma: AŞG-Güvenlik Bilimleri Fakültesi-Uluslararası Güvenlik Bölümü Öğrencisi yazmamıştım. Bunun iki sebebi vardı:1-O bölümün öğrencisi değildim,2-Ajandam yoktu.
Bu lanetlenmiş yaratık sunumunu ingilizce yaptı çok midem bulanmıştı, kustum.

oha, korkutma beni

ben bu harun kadar yemiyorum ama elemanla okulumuz bile aynı, kendimi onla özdeşleştirmiyo deYilim, ceset bulduğum evde dolabı karıştırma potansiyelim de yok değil. behzat ç de çok güzel bi diziymiş, öptüm, saygılar.

deli var

uyandığımda en az 30 dk ağzımı hiç açmam, kimseyle konuşmadan traşımı olurum, saçlarımı yıkarım falan. odaya geldim, her işimi halletmiş, montumu da üstüme geçirip gitmeye hazırlanıyodum ki yatak arkadaşım uyandı, "biletin kaçta?" dedi. şaşırdım, 6 yıldır evine gidip geliyodu sonuçta, heyecandan yapmış olamazdı bu saçmalığı, kim uyanır uyanmaz başka birine biletinin kaçta olduğunu sorar ki? nabıcan dedim? kızmıştım ona, beni daha uyanalı yarım saat olmadan konuşmaya zorlamıştı, aksiyimdir ben biraz, hele böyle durumlarda kırıcı bile olabilirim. "çantamı hazırlamadım da, sen ne yapıcan, sen de hazırlamamışsındır diye merak ettim." dedi. "iyice kızmıştım, kaç dk sürüyo lan bi valiz hazırlamak." dedim. altı üstü zaten dolapta bi şeyin içinde toplanmış kirlileri çantana atıcaktın, bi de tatilde giyeceğin elbisen varsa yanında, onları tıkıştıracaktın, şu ana kadar 15 dkdan uzun süren bi çanta hazırlamam olmamıştı. "ne yapsam acaba, ıhıımm, önce uyusam mı?, senin biletin kaçta, ııhımmm, sen hep geç gidersin, ellerini şaklatıyo garip garip, ıhııım, sen trenle gitçektin gerçi bu sefer, önce uyuyayım ya, 3 te kalkarımm, ıhm, daha iyi evet" dedi, sanırım şizofren ya da ona benzer manyakça bi şeydi, üstünden yorgan mı battaniye mi ne, 7 senedir ne olduğuna karar veremediğim şeyi kaldırdı ki üniformayla uyuduğunu farkettim, kravatı bile gömleğinin son düğmesi ilikli olmasına rağmen tam olarak sıkılı bi şekilde takılıydı, gece nöbeti vardı, benden sonra, 01.00-03.00 nöbeti yani. 4 saat uyucaktı en az ama yine de bi üstünü değiştirmek zor gelmişti, ufak zaman hesaplarının adamı da olduğunu öğrendim 1 aylık ranza arkadaşımın, üstümü değiştirmem yıkamış olduğum ayaklarımı kurulamamla birlikte tam olarak 3 dk sürüyodu çünkü, sanırım diğer ter kokan sınıf insanları da geceleri böyle uyuyodu.

buna inanmak istemedim, sadece cinli (3 harfli anlamında) oda arkadaşım yapıyodur bence bunu, 3 dk nın lafını yapan bu çocuk ben müzik dinlerken yatağıma yaslanıp 1 saat boyunca bana koleji, lisemizi anlatmıştı. ben silmeye çalışıyorum o lanet yeri, bu çocuk ise devamlı hatırlatmaya. yok nasıl kopya çekmişmiş, yok şu hoca deliymiş, öbürü çok iyi not veriyomuş, çaycısına bile lanet olsun, adam adımı sapığa çıkartmıştı okul personeli arasında, işime de yaramıştı ama, kantinci emin abi hep torpil yapıyodu bana, o da sapıktı çünkü.

montumu üstüme geçirip çıktım odadan, konuştuğum için çok canım sıkılmıştı, bi tane sakız attım, vivident 3d ananas-nar-guava lı olandan (çok güzel ha), sınıfa gittim, uyudum, kamu yönetimi sınavına girdim, 1. bölümden sormuş yavşak, yine de geçerim, şu an evdeyim, şizofrenler yok, kimse kazakla yatmıyo.


trenli falan

cuma sabahı kamu yönetimi finalimi de verdikten sonra okuldan çıktım, ankara emniyete gittim, ehliyetimi aldım, ankamallda oyalandım ki trenimin vakti gelsin, ilk defa trenle şehirlerarası yolculuk yapıcaktım, hızlı treni saymazsak. trafik hukuku hocamız hem demiryolunun mükemmelliği, yapım masrafının karayoluna göre 5 kat ucuz olduğundan bahsedip duruyodu, sanırım tcdd den para alıyo, gönlü olsun diye işte bu yolculuk da böyle oldu değil tabi. yataklı dediler, 4 kişi olcaz, tanıdık dediler, yeriz dediler, içemeden uçamadığımı bilen arkadaşım trende içersin malzemeni alıp dedi ve aklım çelinmiş oldu.
çanakkalede oturmama rağmen balıkesire gitmeyi kabul ettim, en azından zamanında pladinal sinüsten mağdur kıçım rahat edecekti ve uzun ama rahat bi yolculuk yapacaktım. 3lü prizi 3lüye kattık, milyonlarca alet taktık ona, bi ara ağ kurup oyun oynamayı bile düşündük. sincanda bilet kontrolüne geldiler, nevresimlerimize de verdiler, bi daha da kimse uğramadı, ben sakinleştiricimi içtim, sigara içenler sigara içti, o kötü oldu uyurken ama, iyiydi gene de. sleepers ı izledim, hep erteliyodum film uzun sürüyo diye, iyi filmmiş ama çok iyi diil kesinlikle. bana. 15 saate yakın sürer dediler ama ben 1'de uyurken kütahyaya gelmiştik bile, 4.30 da alarm kurup uyudum, kalktığımda bi şehrin çevreyolunu görüyodum camdan, cüneyti, o fotografta gülen, uyandırdım, yok yaa gelmemişizdir falan dedi, geldik lan işte bura balıkesirdir olsa olsa dedim, gps ten baktık, 5km vardı balıkesire, ben olmasam sanırım izmirde uyanırdık, 5te balıkesire indik, çorba içtik, cüneytlere gittik, 9.30da gönenli arkadaşımla yola çıktık gönene, bandırmada mola verdiğimizde biga biga diye bağıran kamil koç muavinini gördüm, hemen o otobüse atlayıp gönene uğrayıp boşa geçirceğim zamanı yok ettim, 12de bigada oldum, hemen karabigaya giden otobüse atlayıp 12.30 da ulaştım sonunda eve, evet karabiga ile biga ayrı yerler.

böööö


remember the daze i izledim, liseliler, ergenler, onların dertleri, sapkınlıkları var filmde, tabii ki de filmi anlatmıcam ama veletlerin arabaları vardı, kıskandım, bi de magic mushroom istiyorum ben, temin edebilen varsa kek falan yapıp yollasın, biliyorum bu suç asdfgbh istemiyorum aslında, şakacıktan dedim.

sanırım kafamı garip yapıcak her türlü şeye düşkünlüğüm var, tatsam olur yani, a-ferin delisiyim ben, votkaya bayılırım.
 yine ne anlatçağımı bilmeden başlıyorum yazıya, direkt kumanda panelinden eklediklerimden olucak bu da.

ceza hukuku finaline de girdim, olan oldu artık, 52 alamazsam kaldım ama umudum var.
x terör örgütüne üye olan a ve b metroya bomba koymuş, 10 kişi olay yerinde, 5 kişi hastanede ölmüş, 15 kişi de yaralanmış, tipikliğin manevi unsurları bakımından incelicekmişiz bu olayı, ben olası kast dedim, doğrudan kastmış.

ne kadar da berbatım ha? sıkıcı sıkıcı, benle aynı yerde 2 saat oturmak istemezdim, ölürdüm valla, suratsızım da, bu aralar uyuyamıyorum, sinirliyim çokça, berbat insanlarla yaşamaya devam ediyorum ve en lazımlıklı şey olan sahiplik duygusu ben de dolabım kadar, tüm sahip olduğum şeyler çanakkalede, burda da işte tırt bi dolap var, ayrıntılarına girmicem, yurt dolabı gibi hayal edin siz, içinde elbise falan var, yarısı da sevmediklerim, giydiğimde iç tarafında iğneler olan bi şey giymiş gibi oluyorum onları, 7 senedir giyiyorum bi de, eskidi tırt şeyler. çoğu şeyi o dolaba koymam yasak bu arada, yiyecek bile kurallarda, tabi her yasak kendi isyancısını doğuruyo.

hayran olduğuna karşı tavırlarında hep bi çekince olur, alışınca laçkalaşırsın, isorakla buna karar kıldık.

sustum, eve gideyim.


coffee and cigarettes

hayatınızda bi sigara içecekseniz kahveyle için.

jim jarmusch filmi, kahve ile sigara içen insanlar var, muhabbet ediyolar, öyle işte, tırt bi şey gibi geliyo olabilir kulağa ama izlemesi çok zevkli, özellikle tom waits ve iggy pop un beraber olduğu kısım.

finallere çalışmaktan yazı yazamıyorum, film hakkında da uzun uzadıya birşeyler yazamıcam, işte filmden sahneler, hepsi favori diyaloğumdan.








sigarayı bırakmanın en güzel yanı bi tane daha içebilmektir, çünkü bırakmışsındır. ben bunu yaşıcam ilerki bi zamanlarda :)


bonus şarkı;


http://www.youtube.com/watch?v=TGcHisWvmuo

chatroulette


photoshop mu ya da kamera yerine başka video oynatma programı mı kullanılmış bilmiyorum, ikisinden biridir de, open open, ok open.

pal sokağı çocukları, a pál utcai fiúk (film ve kitap)



annem haftada bi kere kitap almam için ekstra harçlık verirdi bana, sene 1999, yani 9 yaşındayım, o aralar kalem koleksiyonu yapıyorum, kitap parasını da kaleme yatırmayı düşünüyodum, kırtasiyeye gittim, girişteki kitap rafında pal sokağı çocuklarını gördüm, kalemi boşver ahmet dedim, al bu kitabı, eve gittim, en kalın kitabım, ilk romanımdı, kalın kartondan kapağı vardı, kitabı açtım, ders sonunda olup bitenlerden bahsediyordu, daha bilmediğim terimler geçiyor içinde, sodyum falan, pal sokağı çocukları ve kırmızı gömleklilerin mücadelesini anlatıyo, bunlar iki çocuk grubu, nemeçek var, er.




kitabın sonunda ağlamıştım, bi de cengiz aytmatov gülsarı da ağladım zaten (gadjo dilo da da ağladığımı söylemiştim, duygusalım mesajı vermeye çalışmıyorum :) belki başka kitapta da ağlamışımdır, kemalettin tuğcu çocuk hırsızları mesela ama aklıma bu ikisi geliyor bi tek), ikisi de ölümün ne kadar acı olduğunu öğretti bana, birinde bi çocuk, diğerinde gülsarı adında bi at. beni en çok etkileyen kitaplardan biri pal sokağı çocuklarıdır.


filmini buldum, 1969 çekimi, macarca, kaliteli çevirmişler, renkli falan, izledim tekrar, hiç bi olayı unutmamışım kitaptaki, diyalogları dahi hatırlıyorum, erkek kardeşime de okuttum, kız kardeşime de ama ben tekrar okumadım, büyüsü kaçar diye mi düşündüm, bilmiyorum.




çok güzel oynamış çocuklar, bilmiyorum yazar ferench molnar kırmızı gömlekler derken komunizmden falan bahsediyo muydu, sanmam çünkü kırmızı gömlekliler güçlü ve zengin taraf ama iş bölümü tarzı bi şey var, beraber hareket etme, güçsüzü düşman olsa dahi koruma, olabilir de. var veya yok, her şey harika olmuş filmde.




filmde gerçek anlamıyla el koymayı da gördüm, hem mecaz hem gerçek aynı zamanda, eline basıp misketlerini alıyolar nemeçek in.


diyalog:

profesör: peki neden çiğnemen gerekiyor?
genel sekreter: hamur halinde tutabilmek için.
profesör: peki neden hamur halinde tutman gerekiyor?
gs: böylelikle iyi olup olmadığına karar veriyoruz. (burda söz konusu macun)

mühürde yazan: macun toplayıcılar derneği, budapeşte 1902. sonsuza dek özgür olacağımıza yemin ederiz.


kapaklı diyalog:

gereb: hoşuna gitti mi?
nemeçek: evet, kıyıda durup izlemekten çok daha iyiydi.


gadjo dilo

uzun zamandır sırada olan bi filmdi, tam onun süresine göre bi boşluk yakaladım, izleyeyim artık dedim.
çingeneleri anlatıyo film, soyumda var çingenelik, macırım sonuçta, makul şüphelerim var bu konuda, bu yüzden çok beYendim. gadjo dilo da çingene olmayan demek.


filmin yönetmeni de çingene, tony gatlif. oyuncular harika, başrolde fransız romain duris, erkek olmama rağmen (beni kız sanan yoktur herhalde) beni bile etkiledi gidinin kemik suratlısı (yo hayır, gay değilim). yardımcı kadın oyuncu rona hartner, harika dans ediyo, o olmasa başkası zor oynarmış sanki o rolde.






gadjo dilo yu izlerken devamlı eblek bi gülümseme vardı suratımda, arada izlerken sınıfta olmasam ağlayacağım sahneler de vardı, çingene ağıtı var mesela bi tane, ondan etkilenmeyen de duygu kalmamıştır sanırım.


çingenelere yapılan ayrımdan bahsediyo film, bence çingeneleri lanetlemek, pis ırk olduğunu söylemek diğer milletlerin masturbasyonu, tamam pis hayat yaşıyolar, tamam hırsızlık yapanları çokça ama niye lanetlensinler ki? ne de olsa "iki insanı birbirine en çok yaklaştıran, bir üçüncüyü ezmektir." kıstası var. eğlence insanı onlar, dünyayla barışıklar, dünyaya ne kadar zarar verebilirler, illa lanetli bi kavim var diyosanız yahudiler olsun onlar, hoş ben yahudileri de severim ya, ya da nathalie portmanı. her neyse.




filmin konusu müzik etrafında dönünce soundtrackları da harika oluyo tabi. şu an indiriyorum ost ını, bi hafta dinlerim en az, tutti frutti tekilasss.


http://www.youtube.com/watch?v=_TjGQbUz36Q

replikler:

*kahretsin! yürümekten nefret ediyorum! (tıkınmalar) boşversene, yürümeyeceğim!

*ölümü gör... çürüyeyim... bu gece seni lanetlemezsem! oğlumu hapse gönderdin... şimdi de yatmamı istiyorsun! biz çingeneler için adalet yoktur! oğlum hapse girmeyi hakedecek bir şey yapmadı! yasağınızın canı cehenneme! ölümü gör... bu şişeyi bitirmezsem! çürüyeyim, hepsini içmezsem! bu çocuğu tanrı mı gönderdi? (bizim esas oğlan oluyo bu çocuk)

*düz gidin ve sağa dönün, sigaranız var mı?

*şarkıyı babam söylüyor! ölmüş babamın şarkısı!

okuyorum ben, okumuyorum sanma

afilifilintalar diye bi site var, bilmeyen yoktur. ben nedense bu siteye karşı önyargılıydım, onca link atarlardı, bi girip okumazdım, hep şu fecri atici pezevenkler gibi gelirlerdi gözüme, meğer öylemiymiş, bir kitap okudum, görüşüm değişti; emrah serbes'in erken kaybedenler'i. adam yazmış, hemen hemen benim yazmaya çalıştığım gibi, sonra behzat ç yi okudum, dizinin de ilk bölümüymüş.
alper canıgüz de var dedi arkadaşım alper, oğullar ve rencide ruhları verdi, hayran kaldım, bu tam yazmaya çalıştığım gibiydi, absürt. beş yaşın en olgun çağ olduğunu savunan kitap. kurgu da vardı kitapta, ağzımı açık bırakan cümleler de, mesela;


*"cehennemde çiçeklendirme yapmayı düşünüyorum." diyo kitabın kahramanı, kendisine ileride ne olmayı planladığı sorulunca.


*"şahsiyetin ne kadar güçlü olursa olsun, kendinden bir metre daha uzun birine posta koymak komik kalıyordu." gitti çocuğun ağzından en baba gerçeklerden birini söyledi bize, güç kötülerdeyse s.ki tuttuk.


*korku ve gerilim filmlerinden bahsediyo burda; "bildiğiniz gibi bişeylerin olması için mutlaka müteşebbis ruhlu bir ahmağın kuralları çiğnemesi gerekir."


tarantino filmini çekmeli bu kitabın.


oğullar ve rencide ruhları bitirince gizliajansa başladım, otomatik alice i yatçağım zamanlara yakın, onu diğer zamanlarda, yavaş yavaş okuyorum, doğrusu yavaş okumaya çalışıyorum (yazım hatası bile buldum), sanırım okuduğum en güzel Türk kitabı, yine absürt bi tarz, harika cümleler, muhteşem tespitler. bazıları;




*"inşaat halinde bir bina düşün" dedim. "ve ben de kendimi onun çatısından aşağı atarak intihar etmeye karar vermiş olayım. eğer merdivenlerin parmaklıkları henüz inşaa edilmemişse, inan bana, basamakları apartman boşluğu tarafından değil, duvar tarafından tırmanırım. hiç kimse ölene kadar ölüme hazır değildir.


*borges ve kemalettin tuğcu’nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde hayatta bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşamayacağımı düşünmüştüm. heyhat, ne kadar da yanılmışım.

dünyanın şahsıma karşı kurulmuş bir komplo olduğuna dair inancımın en güçlü dönemleriydi. işsizdim, güçsüzdüm, çok fazla içki tüketiyordum ve galiba yapayalnızdım.

*ne de olsa ölüleri sevmek daha kolaydır. özellikle de dört-beş büyük biradan sonra.

*bi diyalog
+babanız sizi döver miydi?
-hayır biz çok modern bir aileydik babam beni dövmez rencide ederdi, herkesin içinde aşağılardı, kısmetse ben de çocuklarımı böyle modern yetiştireceğim.

bu kitabın filmini tim burton çeksin, johnny depp de musa olsun, sanemi de natalie avelon oynasın.

uzaylılar geçiyo be kitapta, daha ne olsun, albert camus dan etkileniyomuş bu adamlar, şu bitsin, albert camus dan bi kitap okucam, önerisi olan varsa söylesin. 40 fırın ekmek yiyip ben de bi alper canıgüz olmalıyım, son olarak kitabın başındaki biyografisini yazayım, çok hoşuma gitti o da;

*ALPER CANIGÜZ 1969 yılında İstanbul'da doğmuştur. okuma sevgisini babasına, yazma tutkusunu müzik kabiliyeti olmayışına borçuludur. (benim yazma tutkum var ise aynı sebepten, mızıkayı bile adamakıllı çalamıyom be!) kahkahalarla ağlatan ve hıçkırıklarla güldüren (oksimoron gibi olmuş, oksimoronlardan hazetmem alperciğim) kitapların yazarı olmak isteyen Canıgüz, politik açıdan kendisini narsizme yakın bulmaktadır. diğer romanları Tatlı Rüyalar / psiko-absürd romantik komedi (2000) ile Oğullar ve Rencide Ruhlar (2004) iletişim yayınları tarafından basılmıştır.

en azından ölmeden değeri anlaşılabilecek bi yazar olacak sanırım.

otomatik alice


bu tekne karabigada, balıkçı ise eşrefoğullarından bi şey abi, fotografını çekmek için izin istediğimizde sana da çıkartır getiririm demiştim, hala götürmedim, 6 ay oldu.
ne yazcağımı bilmiyorum, canım yazmak istedi, önce fotografı seçtim, sonra şarkıyı, repeatte çalıyo devamlı. Yunanca çok güzel, cia e Yunanca bilen ajan alıyomuşlar, nerden öğrendiğimi unuttum, sadece Yunanca da değil, Ermenice, Gürcüce falan da vardı.
otomatik alice diye bi kitap okuyorum, çok güzel, harika saçmalamış yazarı, Jeff Noon.
iki kez ikiz kız kardeşi şöyle diyo alice'e; "Otomatik bir polis kuzgunu. Eminim sen de daha önce 'her fırkuşun eti yenmez' lafını duymuşsundur."
kütüphaneye gidiyorlar, gördükleri kitaplardan bazılarının adı şöyle; buğday tarlasında çaputlar, dost kaybetme ve insan itekleme sanatı, 2001: bir üzüm efsanesi, kutsal incir (eski cahit ve yeni cahit), das tutkal.
kitapta quantin tarantula ve jack russel diye kahramanlar var.
komputermitlerden bahsediyo, sayesinde bilgisayarım yazan şeyin adı hoş bi şeye dönüştü masaüstümde;

sadece nöbetlerde ya da antidepresan içtiğim zamanlarda okuyorum kitabı, daha büyülü oluyo, hep aynı albümü dinliyorum, kitap soundtrack ı diye bi şey varsa otomatik alice in ki Buena Vista Social Club - Rhythms Del Mundo - Cuba-2006 olmalı, kitap da büyülü albüm de.
alice çok yaşlı bi de kitapta, buhar gücüyle çalışan helikopter falan görücek kadar yaşamış.

okumazsınız ama okuyun, kepaze dedi diye okumamazlık yapmayın, berbat bi tanıtım daha sonra erdi, ok kib.

orjinal kitap kapağı bu;


bizimki de bu, çok güzel kapak bence;

kitabın intro şarkısı da bu olmalı;



"Benim aklım yok ki, tümseğim var. Ve kompütermitlerim bütün bu hareketlilikten zangır zangır titriyorlar."

Sağduyu Uzaklaştırıcı Lalettayin Uygulanan Ceberut Akıl Nötrleştirici lerden uzak durmayı unutmayın.

katil kepaze

İdare hukuku dersindeyiz, Veysel K. bu sefer uyutmuyo, arada yapar böyle, Sait bi kelime yazayım, onla ilgili bişeyler yaz dedi; KİBİR.


“Hööy” diye haykırarak girdi içeri. Burası ne Galata Meyhanesiydi ne de zaman Lale Devri. Biz de İstanbul beyefendisi değildik, içeri giren de bir külhanbeyi; kırmızı suratlı, göbekli, yirmili yaşlarının başında bozuk yürüyüşüyle amfiye giren bir öğrenciydi.


Sair zamanlardaki tavırlarına bakıyorum bu çocuğun, tam bir tutarsızlık arz ediyor, at şeysi ve kelebek gibi. En başta bi burjuva havası vermeye çalışıyor etrafa, ben onu geceleri beyaz, bol pijamasıyla görüyorum; tam bir dede, şeker fabrikasından emekli. Geldiği yer Çankırı, babası memur. Ciddi durmaya çalışıyor, her halttan bilgisi varmış gibi de gözükmeye. Şişirme gündemin her şeyini biliyor hakikatten de, arada militarizmi hissettirmekten, totaliter davranışlardan bahsediyor, korkuyorum.


“Hööy” diye haykırarak girdi içeri. (bundan sonra görüntü bulanıklaşıyor, beş notalık bi piyano heyecan müziği duyuluyor ‘dı dı rı dı rı) Hızlıca kalkıyorum oturduğum sandalyeden, ufak, sarı tahtadan yapılmış, kıçım ağırmıştı zati, amfinin basamaklarını ikişer üçer iniyorum, elimle en öndeki masadan destek alıp şişkonun kafasına savuruyorum tekmeyi, yeri boyladı şişko (another one bites the dust çalıyor burda), böğrüne de yumruğumu indiriyorum hemen ardından, “hıık” diye bağırıyor, ağzında kanlar.


O anda arka tarafta iki günlük yılbaşı tatilinde, yarısı yalan olmak üzere, ne boklar yediğini büyük bi iştahla anlatan kalın ama cırtlak sesliyi duyuyorum, ergenliği daha bitmemiş. Cebimden bıçağımı çıkarıp fırlatıyorum, elma tam ortadan ikiye ayrılıyor; Adem yediğine, Havva verdiğine pişman.


Ha ben böyle garip gurip olaylar yazıyorum, sonuçları falan yok, içimdeki öfkeyi, ona sebep olanları hayalimde öldürerek falan dindiriyorum işte, etek giydirin o da işe yarıyo, mesela kolejde matematik hocam vardı, onun etekli hali çok komikti, çarpkık ve kıllı bacaklı, ekose etek giyiyodu.



bu ne?

nasıl içiyorlardı bu rakıyı dedi? elini kafasının arkasına dayadı, böyleydi galiba dedi, her şeyi filmlerdeki gibi olsun isteyen arkadaşım, halısı olmayan, koreli zevkine göre döşenmiş stüdyo dairenin salonumsu yerindeki tekli koltukta otururken. koltuklar bordo ve kremdi, zevkli biriydi sanırım koreli.
10 dan geriye doğru saydırdı emir'e, "10 - 9 - 8 - 7 - 6 - 5 - 3 - 2 - 4 - 1 - 1 - 0" yarım bardak rakıyı fondipledi, az önce de 35lik votkanın dibini dikmişti kafaya, başıma dert açılmasından korkuyordum, hastane falan, ne zamandır hastaneye de gitmiyorum zati, sistemleri deyişmiş diye duydum, en son kocaman karnelerle gidip sıra falan alırdın. neyse rakıyı içince yemek masasının etrafında koşmaya başladı, bi çiğ köfteyi ağzına attıktan sonra, kanına daha iyi karışsınmış, filmlerde böyle bi şey gördüümü hatırlamıyorum, sanırım bulaşık yıkarken hayalinde çektiği filmden bi sahneydi, diğer bölümde de calgonla yıkadıı bulaşıklardan dolayı koreli ölüyodu, mülkilik ilkesine göre Türkiye'de yargılanıyorduk falan, ibne hemen beni de karıştırmıştı suça, oysa menemeni ben yaptım diye bulaşıkları o yıkayacaktı ama taksirle adam öldürmekle tehdit ediyodu beni.
emir rusça ve ingilizce karışık birileriyle konuşuyodu skype da, sanırım amacı webcamden nasiplenmekti, hacı sende club müzikleri ya da breakdance videosu var mı demişti, orda pakito var dedim, bob marleyi çok severim dedi, no woman no cry açtı, şarkıya eşlik ediyodu, telaffuzu gerçekten iyiydi.
rakı bardağım hala önümdeki sehpada duruyodu, çünkü rakı lanet bi şey, nasıl içiyolar lan onu filmlerde?